Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adınız:
  

Şifreniz:
  





Forumda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler: 5,991
» Son Üye: Kaley56043
» Toplam Konular: 133
» Toplam Yorumlar: 136

Detaylı İstatistikler

Kimler Çevrimiçi
Toplam: 19 kullanıcı aktif
» 0 Kayıtlı
» 19 Ziyaretçi

Son Aktiviteler
Denetimli Serbestlik Şart...
Son Yorum: Admin
10.08.2017 17:24
» Yorumlar: 0
» Okunma: 19
Açık cezaevlerinde özel i...
Son Yorum: Admin
10.08.2017 17:19
» Yorumlar: 0
» Okunma: 5
Yardım Nafakası
Son Yorum: atakanndemirci
17.07.2017 13:29
» Yorumlar: 0
» Okunma: 51
Evlilik Birliğinin Temeld...
Son Yorum: kemalkaya
07.05.2017 22:22
» Yorumlar: 0
» Okunma: 175
5 yaşındaki çocuğuma bir ...
Son Yorum: Admin
30.03.2017 10:23
» Yorumlar: 1
» Okunma: 242
Hükümlü ve tutuklular hak...
Son Yorum: Admin
13.01.2017 16:17
» Yorumlar: 2
» Okunma: 431
Bilişim Hukuku nedir?
Son Yorum: gürkan
10.01.2017 17:23
» Yorumlar: 0
» Okunma: 259
Hükmün Açıklanmasının Ger...
Son Yorum: siirvehikaye
10.01.2017 14:47
» Yorumlar: 0
» Okunma: 380
Kefalet Sözleşmesinde Ala...
Son Yorum: siirvehikaye
10.01.2017 14:45
» Yorumlar: 0
» Okunma: 258
Türk Borçlar Kanunu’nun E...
Son Yorum: siirvehikaye
10.01.2017 14:43
» Yorumlar: 0
» Okunma: 211

 
  Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararına İtirazda İncelemenin Kapsamı
Yazar: siirvehikaye - 10.01.2017 14:47 - Yorum Yok

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı bir yargı değildir. Bunedenle, söz mevzusu kararla ilgili olarak hükme ilişkin temyiz benzer biçimde olağan kanun yolu kabul edilmemiştir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna itiraz edilebilir (CMK m. 231/12).

İtiraz merciinin incelemesinin kapsamının ne olacağı, itiraza ilişkin CMK dü-zenlemelerinin iyi mi anlaşılması gerektiği mevzularında farklı değerlendirmeler ortaya çıkmaktadır. Bununla bağlantılı olarak, itiraz merciinin kararlarının kati olduğuna dair hüküm karşısında, verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna itiraz edildiği durumlarda temyiz kanun yolunun bir biçimde devreye sokulmasının mümkün olup olmadığı, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna konu olan esas hükümdeki hukuka aykırılıkların yeterince denetlenip denetlenemeyeceği sorunları tartışılmaktadır.

II. Problemi gereği benzer biçimde değerlendirebilmek için, öncelikle konuya ilişkin yasaldüzenlemelerin ortaya konulması gerekmektedir. Burada CMK’ da hükmün açık-lanmasının geri bırakılmasını düzenleyen m. 231’in bazı fıkraları ve itiraz kanun yoluna ilişkin m. 271 örutubet kazanmaktadır:

Sanığa yüklenen kabahattan dolayı meydana getirilen yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha azca süreli hapis veya adli para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanması-nın geri bırakılmasına karar verilebilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, ku-rulan hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmamasını ifade eder (CMK m.231/5). Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;

a)Sanığın daha önce kasıtlı bir kabahattan mahkum olmamış bulunması,

b)Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davra-nışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,

c)kabahatun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme yada tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,

gerekir. Sanığın kabul etmemesi halinde, hükmün açıklanmasının geri bırakıl-masına karar verilmez (CMK m. 231/6). Hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna itiraz edilebilir (CMK m. 231/12). Kanunda yazılı olan haller saklı kal-mak üzere, itiraz hakkında duruşma yapılmaksızın karar verilir. İtiraz yerinde gö-rülürse merci, bununla birlikte itiraz mevzusu hakkında da karar verir. Merciin, itiraz üzerine verdiği kararları kesindir; sadece ilk defa merci tarafınca verilen tutuklama kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir (CMK m. 271).

III. Yargıtay’ın yaklaşımını bir karar üzerinden ortaya koymak, konunun dahaiyi anlaşılabilmesi bakımından yararlıdır.

1)sulh Ceza Mahkemesi, sanık hakkında; taksirle yaralama suçundan (TCK m. 89/1, 89/2-b,3-b) 3000 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına (TCK m. 62 ve 52/1), şartları oluşmadığından 53/1. Maddesinin uygulanmasına yer olma-dığına, CMK m. 231/5 ve devamı gereğince, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış olması, kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları gözönüne alınarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, sanığın 5 yıl dene-timli serbestlik tedbirine doğal olarak tutulmasına karar verilir.

2)Katılan vekili hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna itiraz eder.

3)Dosya üzerinden inceleme yapan itiraz mercii (Asliye Ceza Mahkemesi);

“Katılan vekilinin itirazı yerinde görüldüğünden barış Ceza Mahkemesinin … kararı içeriğindeki hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile ilgili bölümlerinin kaldırılmasına ve sonucun,

Hükümlü …’nin taksirle bir ferdin yaralanmasına niçin olmak suçundan dav-ranışına uyan 5237 sayılı TCY’nın 89/1 maddesi ihtarnca suçun niteliğine ve işleniş özelliğine göre takdiren doksan gün adli para cezası ile cezalandırılmasına,

Sanığın taksirli davranışı ile katılanın vücudunda kemik kırılmış olması ve duyu ve organlarından birisinin devamlı olarak işlevini yitirmesi nedeniyle 5237 sayılı TCY. Nın 89/2b, 3b maddesi uyarınca cezasında bir kat arttırma yapılarak yüz seksen gün adli para cezası ile cezalandırılmasına,

Takdiri hafifletici nedenlerle 5237 sayılı TCY.Nın 62/1 maddesi uyarınca sanı-ğın cezasında kişiliğine ve suçun işleniş özelliğine gore takdiren 1/6 oranında indirim yapılarak yüzelli gün adli para cezası olmak üzere 5237 sayılı TCY.Nın 52/2 maddesi ihtarnca günlüğü takdiren 20 YTL’den hesaplanarak sanığın üçbin YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına,

Koşulları oluşmadığından sanık hakkında 5237 sayılı TCY.Nın 53 maddesinin uygulanmasına yer olmadığına,

Katılan vekili için yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret tarifelerine bakılırsa takdiren 250 YTL maktu vekalet ücretinin sanıktan alınıp katılana verilmesine”

kati olarak karar verir.

4) İtiraz mercii tarafından açıklanan hükme yönelik olarak sanık müdafii tarafınca meydana getirilen temyiz başvurusu, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasısonucunı vermiş bulunan barış Ceza Mahkemesince;

“… Asliye Ceza Mahkemesinin (itiraz merciinin) sonucunın … kati olarak ve-rildiği, ayrıca CYY’nın 271/4 maddesi gereğince de itiraz üzerine verilen kararların kesin olduğu” gerekçesiyle red edilmiştir.

5) Sanık müdafii tarafınca temyiz isteminin reddi kararının da temyizi

üzerine dosyayı inceleyen Yargıtayın ilgili Ceza Dairesince;

“Hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna karşı itiraz üzerine verilen hükmün temyiz edilebilir olduğu anlaşıldığından temyiz talebinin reddineilişkin karar kaldırılarak yapılan incelemede;

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna karşı itiraz yasa yoluna baş-vurulması halinde, itiraz merciinin suç ve sanığa ilişkin objektif şartların olma-ması halinde itirazı kabul ederek hükmün açıklanması için dosyayı asıl mahke-mesine göndermesi gerekirken, yazılı şekilde hükmü açıklaması”

isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeyen hükmün bozulmasına karar veril-miştir.

6) Yargıtay C.Başsavcılığınca;

“… İtiraz mercii tarafınca incelenecek olan karar hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıdır. Merciin inceleme mevzusu, hükmün açıklanmasının geri bırakıl-ması kararı verilebilmesi için aranan objektif koşulların bulunup bulunmadığı, dene-tim süresinin yasaya uygun belirlenip belirlenmediği ile sınırlı bulunmaktadır. Açıklanmayan hükme yönelik olarak itiraz merciince bir inceleme yapılamayacağı benzer biçimde, bu hususların bu aşamada temyiz yasa yolu ile de incelenmesi mümkün değildir…

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna meydana getirilen itiraz üzerine mercii tarafınca yapılan araştırma sonucunda, itiraz yerinde görülmez ise itirazın reddine karar verilecektir. İtiraz yerinde görülürse itiraz kabul edilip söz konusu karar saptanan hukuka aykırılık gerekçesiyle kaldırılacak ve mevzu hakkında yeniden karar verilmesi için dosya mahkemesine gönderilecektir. 5271 sayılı Yasanın 271/2. Maddesinde yazılı ‘itiraz yerinde görülürse merci, aynı zamanda itiraz konusu hakkında da karar verir’ hükmünün, (mercii tarafından itiraz yerinde bulunup, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kaldırıldıktan sonrasında mercii tarafından yargılamayı icra eden mah-keme yerine geçmek suretiyle işin esasına hükmetme, örneğin mahkumiyet sonucuverme şeklinde değerlendirerek) uygulanması mümkün görünmemektedir.

Zira, karma bir hukuki yapıya sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, cezanın bireyselleşmesini sağlayan özgürlüğü bağlayıcı cezanın adli para cezasına veya seçenek tedbirlere çevrilmesi yada hapis cezasının ertelenmesi hususlarından değerlendirilmesinden önce uygulanması gerekmektedir. Hükmün açıklanma-sının geri bırakılması kararına itiraz üzerine merciince meydana getirilen incelemeler sırasında işin esasına hükmedilmesinin kabulü; merciince itirazın yerinde görülerek hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucunın kaldırılması halinde, mercii tarafından sanık hakkında cezanın bireyselleşmesini sağlayan kurumların tartışılıp değer-lendirilmesi ve yeni bir mahkumiyet hükmü kurulmasını gerektirir. Bu durum,öncelikle doğal yargıç ilkesine aykırı olur. Ek olarak, itiraz mercii tarafından genel kural olarak duruşmasız karar verileceği ve ancak gerekli görüldüğünde Cumhuriyet savcı-sı, müdafi veya vekilin dinlenebileceğinin öngörülmesi, sanığın, mağdurun, katılanın dinlenmesinin mümkün olmaması nedeniyle yargılamanın yüzyüzelik ve doğrudanlık ilkesine ters düşer. Yine, Yasanın 231. Maddenin 10. Ve 11. Fıkralarında, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi durumunda denetim süresi nihayetinde davanın düşmesine, hükmün açıklanması veya yeni bir mahkumiyet hükmünün ku-rulmasına hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar veren (yargılamayı yapan mahkeme) tarafından verileceğinin öngörülmesi de, itiraz mercii tarafından itirazın kabulü halinde işin esasına hükmedecek türde karar verilmesine engel teşkil etmektedir. Sakınca, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kurumun yeni bir müessese olmasından ve konunun kurumun özelliği nazara alınarak ayrıntılı bir şekilde Yasa-nın 231. Maddesinde düzenlenmemesinden meydana gelmektedir.

Açıklanan nedenlerle, Asliye Ceza Mahkemesinin itirazı yerinde bularak hükmün açıklanması sonucunı kaldırdıktan sonrasında dosyayı yeni bir karar veril-mesi için yargılamayı icra eden sulh Ceza Mahkemesine göndermesi yerine yazılı şekilde karar vermesi hukuka aykırıdır.

Ancak, 5271 sayılı Yasanın 271. Maddesinin 4. Fıkrasında ‘Merciin itiraz üzeri-ne verdiği kararlar kesindir; sadece ilk defa merci tarafından verilen tutuklama karar-larına karşı itiraz yoluna gidilebilir’ denilmek suretiyle merciin, itiraz üzerine verdiği kararların kati olduğu genel bir kural olarak kabul edilmiştir. Bu kaideın tek istisnası ise ilk defa mercii tarafınca tutuklama kararı verilmiş olmasıdır. Dolayısıyla, istisna içinde yer almaması nedeniyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına yapılan itiraz üzerine verilen mercii kararları kesin niteliktedir. Bu kararlarının türü-nün (hüküm olup olmaması), ne şekilde verildiğinin (duruşmalı olarak verilip veril-memesi) aslabir önemi bulunmamaktadır. İtiraz merciince sonucun duruşmalı verilmesi yada yasaya aykırı olarak mahkumiyet kararı kurulması, kararı kesin özellikte olmaktan çıkararak temyizi kabil hale getirmez.

Mercii sonucunın kesin özellikte olması nedeniyle saptanan hukuka aykı-rılığın giderilmesi sadece 5271 sayılı Yasanın 309. Maddesinde düzenlenen ola-ğanüstü yasa yolu olan kanun yararına bozma yasa yoluna başvurmak suretiyle sağlanabilir. Başka bir anlatımla, Özel Dairenin bozma öne sürülen nedeni, kanun yararınabozma yasa yoluna başvurulması için bozma sebebi olabilir.

Bu itibarla, itiraz merciin sonucunın kesin özellikte olup, temyiz edilemeyecek kararlardan bulunması sebebiyle Özel Dairece temyiz isteminin reddine ilişkin sonucun onanmasına karar verilmesi yerine yazılı şekilde karar verilmesinin yasaya aykırı olduğu kanaatine erişilmiştır.

İtiraz merciinin sonucunın kati nitelikte olup, temyize doğal olarak olmayan kararlardan bulunması karşısında; temyiz isteminin reddi kararının hangi mahkeme tarafından verilmesi gerektiği hususu üzerinde ek olarak değerlendirme yapılmasına gereksinimduyulmamıştır”

görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire bozma sonucunın kaldı-rılmasına ve temyiz isteminin reddine ilişkin … barış Ceza Mahkemesi sonucunın onanmasına karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

7) Yargıtay Ceza Genel Kurulu, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ka-rarının kaldırılması suretiyle, açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hük-mün itiraz mercii tarafınca açıklanması halinde, aşağıdaki gerekçelerle, Yargıtay Başsavcılığının itirazını reddetmiş ve temyiz kanun yoluna başvurulabileceğini kabul etmiştir:

“Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 03.02.2009 gün ve 250-13 sayılı sonucunda da vurgulandığı üzere; hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karara karşı meydana getirilen itiraz üzerine, itiraz merciince, 5271 sayılı CYY’nın 231. Maddesinin koşulları ile sınırlı bir araştırma yapılarak, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının usul ve yasaya uygun olduğunun belirlenmesi halinde istemin reddine, 231. Maddede belirtilen objektif ve subjektif koşulların oluşmadığının tespiti halinde ise, açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanması için dosya-nın asıl mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekmektedir. Hükmün muhteviyatında yer edinen hukuka aykırılıklar hükmün açıklanmasının geri bırakıl-ması sonucunın objektif koşullarını etkilemediği sürece itiraz merciince denet-lenemeyeceği gibi, açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanması da olanaklı değildir.

… Sanık hakkında taksirle yaralama suçundan verilen hükmün açıklanması-nın geri bırakılması kararına yönelik meydana getirilen itiraz üzerine, merciince 5271 sayılı CYY’nın 231. Maddesindeki koşulların bulunup bulunmadığı ile sınırlı bir inceleme yapılarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin koşulların gerçekleşmedi-ğinin tespiti halinde, hükmün açıklanması için dosyanın, yargılama yapan aslolan mah-kemesine gönderilmesi yerine, bu mahkeme yerine geçerek mahkumiyet hükmününaçıklanması usul ve yasaya aykırı olup, bu nitelikteki bir sonucun C. Başsavcılığı itirazında açıklandıği üzere yalnızca mercii kararı olması sebebiyle kati kalite-te olduğunun kabulü olanaksızdır.

Zira, 5271 sayılı CYY’nın 271. Maddesi gereğince itiraz merciinin ancak itiraz mevzusu ile sınırlı olmak üzere verdiği kararlar kesin niteliktedir. Hükmün açıklan-masının geri bırakılmasına ilişkin karara yönelik yapılan itiraz üzerine, mer-cii tarafınca itirazın kabulüyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması ka-rarının kaldırılmasına karar verilmesi ile yetinilmesi gerekirken bununla yeti-nilmeyip mahkumiyet hükmünün açıklanmasına karar verilmiş bulunmuş olduğundan,merciince verilen yargı kati özellikte olmayıp, … temyiz yasa yoluna tabidir2.

IV. İtiraz merciinin sonucunın kapsamını belirleyebilmek ve “itiraz yerinde görü-lürse merci, hem de itiraz konusu hakkında da karar verir” şeklindeki hükmü(CMK m. 271/2) doğru anlamlandırabilmek için, hükmün açıklanmasının geri bı-rakılması sonucunın iyi anlaşılması gerekmektedir. Hükmün açıklanmasının geri bıra-kılması kararının verilebilmesi için, öncelikle, hüküm çeşitlerinden birisi olan mahku-miyet sonucuna hükmedilmesi gerekir. Başka bir ifadeyle, sanığın suçlu olduğu hususu hüküm makamınca kabul edilmiş olmalıdır. Ek olarak bu da yetmemekte, bütün unsur-larıyla, adeta tefhim ve tebliğ edilecekmiş, açıklanacakmış benzer biçimde, bu hükmün kurulması da gerekmektedir. Bundan sonra ise, sanığın bazı şartları taşıması veya gerçekleştirmesi üzerine, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilecektir.

Nitekim Yargıtay kararlarına nazaran de, hükmün açıklanmasının geri bırakılma-sının şartları; sanığa ilişkin şartlar ve suça ilişkin şartlar olarak ortaya konmaktadır3.

1) Sanığa ilişkin şartlar, CMK m. 231/6’da yer edinen şartlardır. Bunlar;

a)Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış olması,

b)suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, kabahattan önceki hale getirme yada tamamen giderilmesi,

c)Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranış-ları göz önünde bulundurularak, sanığın yine suç işlemeyeceği hususunda ka-naate ulaşılmasından ibarettir.

2) kabahata ilişkin şartlar ise;

a)yapılan yargılama sonucunda, sanık hakkında mahkumiyet hükmü tesis edilmesi ve hükmolunan cezasının ise iki yıl yada daha az süreli hapis veya adli para cezasından ibaret olması,

b)kabahatun, Anayasanın 174. Maddesinde güvence altına alınan İnkılâp Kanun-larında yer alan kabahatlardan bulunmaması gerekir.

Yargıtay tarafınca kabahata ilişkin şartlar içinde sayılan, “yapılan yargılama so-nucunda, sanık hakkında mahkumiyet hükmü tesis edilmesi ve hükmolunan cezaise iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasından ibaret olması” şartı, mevzumuz açısından örutubet taşımaktadır.

Dikkat edilirse, “mahkumiyet hükmünün bulunması” hükmün açıklanması-nın geri bırakılması kararı verilebilmesi için bir şart, adeta bir önşarttır. İtiraz mer-cii, organik olarak, bu şart yönünden de denetim yapacaktır. Zira merci itiraza konu kararı hem hukuki yönden bununla beraber maddi yönden ele almak ve bütün bu yönlerden kararın hukuk uygunluğunu denetlemek zorundadır. İtiraz kanun yolunda, karara temel teşkil eden deliller ve maddi olgular ile bunu doğuran hukuki vaziyet birlik-te değerlendirilmektedir4. Bu açıdan bakılmış olduğunda, mahkumiyet hükmünün varlığı şartı yönünden denetim, iki yönden incelemeyi lüzumlu kılmaktadır:

a)Doğru bir mahkumiyet kararı verilmiş midir? Verilmesi ihtiyaç duyulan karar mah-kumiyet kararı mı olmalıdır, yoksa örneğin, beraat yada başka bir karar verilebilmesi ihtimali de bulunmakta mıdır?

B)Mahkumiyet kararı, hapis cezasının miktarı itibariyle doğru bir karar mı-dır? Aslen daha farklı ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsamı dışında kalan bir suç söz konusu olabileceği biçimde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsamında bir suç nitelemesi yapılmış olması da mümkün müdür?

Görüldüğü üzere, mahkumiyet hükmünün mevcudiyeti şartı ile ilgili ola-rak itiraz mercii tarafınca yapılabilecek olan bu değerlendirmeler, ilkinde sübu-ta, ikincisinde ise hukuki nitelendirmeye yönelik değerlendirmelerdir. Dolayısıyla, itiraza ilişkin değerlendirmesini dosya üzerinden meydana getirecek olan itiraz mercii, sadece CMK’nın 231. Maddesindeki sanığa ilişkin koşulların gerçekleşip gerçekleşmediği hususuyla sınırlı bir inceleme yapmayacaktır. İtiraz mercii, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna yönelik bir sonuca varabilmek için, mahkumiyet hükmü ile ilişkili olarak, sübuta ve suç vasfına yönelik olarak değerlendirmelerde de bulunabi-lecektir.

Meydana getirilen açıklamalar da göstermektedir ki, itiraz mercii, bu inceleme kapsamında sübuta ilişkin değerlendirme yapabilecektir. Örneğin sanığa yüklenen kabahatun oluşma-ması sebebiyle hakkında beraat kararı verilmesi gerektiğinden bahisle itirazın kabulü yönünde karar, doğrusu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılması kararı, verilebilir. Çünkü burada, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucunın kabahata ilişkin şartı, doğru bir mahkumiyet hükmünün kurulması şartı gerçekleşmemiş-tir. Ancak bu, Başsavcılık itirazında ifade edilmiş olduğu benzer biçimde, esas mahkemesi yerine geçerek yeni bir yargılama yapmak şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu nedenle konunun, doğal olarak ha-kim, yüzyüzelik ve doğrudan doğruyalık benzer biçimde yargılama ilkeleri ile bağlantılı olarak tartışılması gereksizdir.

Aynı şekilde, itiraz mercii, nitelik değişikliği nedeniyle de hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılmasına karar verebilecektir. Örneğin kasten yaralama olarak nitelendirilen fiilden dolayı sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmüyle ilgili olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi halinde; itiraz mercii, sanığa yüklenen fiilin kasten yaralama kabahatunu değil de kasten öldürme kabahatu-na girişim olarak nitelendirmek suretiyle de itirazın kabulü yönünde karar verebi-lir. Yine, örneğin görevi kötüye kullanma suçundan dolayı sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmüyle ilgili olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi halinde; itiraz mercii, sanığa yüklenen fiilin görevi kötüye kullanma suçunu değil de, zimmet veya icbar suretiyle irtikap suçunu oluşturduğu sebebi öne sürülerek, hük-mün açıklanmasının geri bırakılması sonucunın kaldırılmasına karar verebilecektir5.

Bu arada, sözgelimi değerlendirme yasağına mevzu olacak hukuka aykırı bir deli-lin değerlendirilmesi sonucunda mahkumiyet hükmünün kurulmasında olduğu şeklinde, hükmün oluşumuna tesir edebilecek bir hukuka aykırılık itiraz mercii tarafından dik-kate alınmalıdır. Zira mesele bu yönüyle sübuta ilişkin bulunmaktadır. Keza, merci tayini yöntemiyle çözülmemiş olmak kaydıyla, hükmün açıklanması kararı verilmesini engelleyecek bir madde bakımından yetki konusu da merci tarafından incelenebilir. Zira burada suç vasfına yönelik bir inceleme söz konusudur6.

Bununla beraber, itiraz merciinin denetiminin kapsamı sınırsız değildir. Merci, hükmün oluşum sürecindeki her türlü eksikliği, yanlışlığı inceleyemez. Başka bir ifa-deyle, itiraz mercii, mahkumiyet hükmünün ve hukuki nitelendirmenin isabetli olup olmadığı mevzularına ilişkin olmayan, hükmün doğru bir hüküm olup olmadığı husu-su haricinde kalan hiçbir hususu inceleyemez. Bu bağlamda olmak üzere, örneğin fert-selleştirme şeklinde, mahkemenin takdirine ilişkin hususlarda itiraz merciinin değerlendir-mede bulunma yetkisi olmamalıdır. Bu nedenle, sözgelimi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması haricinde kalabilecek bir suçun cezası bireyselleştirme sonucu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsamına girmişse, bu husus itiraz mercii tarafınca denetlenmeyecektir. Keza, iddianamedeki bir eksiklik, duruşmadaki bir mesele, vekalet ücreti benzer biçimde mevzular, merciin incelemesi dışında kalan hususlardır.

Yargıtay, itiraz merciinin vazife kapsamını daha sınırlı kabul etmektedir7. Yuka-rıda atıf meydana getirilen YCGK sonucunda da belirtildiği üzere, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının yalnız sanığa ilişkin öznel şartlarının bulunmadığı, suça ilişkin ob-jektif şartlarının da olduğu kabul edilmekle birlikte, itiraz merciinin bunları sadece şekli yönden denetleyebileceği sonucu çıkmaktadır. Örneğin katılan, kasten yaralama olarak kurulan hükmün aslına bakarsak kasten öldürme kabahatuna girişim olduğu öne sürülen sebebi ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna itiraz ettiğinde, Yargıtayın kabulüne bakılırsa, itiraz merciinin bu hususu denetleyememesi gerekmektedir. Yargıtaya bakılırsa itiraz mercii, bir tek, suça ve sanığa ilişkin “objektif” şartlar itibariyle denetim yapabilece-ğinden, hükmün esasına yönelik bir değerlendirme kabul edilmemektedir.

Yargıtay’ın yaklaşımı kabul edildiğinde, açıklanması geri bırakılan hükümdeki esasa yönelik hukuka aykırılıklar; itiraz merciinin yetkisinde sayılmadığı için hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı üzerinden denetlenemeyeceği benzer biçimde, sanığın yü-kümlülüklere uyması nedeniyle hükmün düştüğü hallerde de, denetim yoluna başvu-rulmuş olmasına karşın hiçbir şekilde denetlenemeyeceklerdir. Uygulamada, itirazın işin esasına yönelik hukuka aykırılıkları görmezden gelecek şekilde sınırlandırılması karşısında, mahkumiyet kararı verilmemesi ihtiyaç duyulan durumlarda dahi mahkemelerin mahkumiyet hükmü kurup bunun açıklanmasını erteledikleri şikayetleri yaygınlaşmış ve bu nedenle kanun değiştirilerek, ancak sanığın kabulü halinde hükmün açıklan-masının geri bırakılması kararı verilebileceği hususu düzenlemeye kavuşturulmuştur8. Bu suretle aynı zamanda, mahkum olmaması gerektiğine inanan sanık bakımından, yargılama makamı kararını temyiz yoluyla denetlettirebilme olanakı ortaya çıkacak ve karara itiraz etmesi gerekmeyebilecektir9.

İtiraz mercii, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucuna yönelik itirazı ya kabul edecek ya da reddedecektir. İster iddia makamı tarafınca ister savunma makamı tarafınca yapılmış olan itirazın kabulü, açıklanması geri bırakılmış olan hükme karşı temyiz kanun yolunun açılmış olması anlamına gelmektedir. Merci tarafından itirazın kabulü, esas yada şekil yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının isabetli olmadığını, bu nedenle bu kararın kaldırıldığını ve hükmün açıklanması icap ettiğini ifade etmektedir. Hükmün merci tarafınca mı yoksa hükmü kurmuş olan mahkeme tarafınca mı açıklanacağı hususu, işin özüy-le doğrudan ilgili değildir. Merci tarafınca, hükmün açıklanmasının geri bırakıl-masına yapılan itirazın reddedilmesinin anlamı ise, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucunın kesinleşmesi ve açıklanması geri bırakılan hükme karşı, kural olarak denetim süresince, temyiz kanun yolunun kapatılmış olmasıdır.

Merci tarafından kabul veya ret şeklinde olabilen itirazın kesin olması farklı anlamlara gelmektedir. Kabul edilmiş bulunan itiraz üzerine hüküm açıklanacak-tır. Başka bir ifadeyle, buradaki kesinlik, açıklanması geri bırakılmış olan hükmün artık açıklanmak zorunda olduğudur. Ancak, yargı zaten daha önce kurulmuş olduğundan, itirazın kabulü üzerine, yargılamayı yapmış olan mahkemenin dosyayı yine ele alıp yeni bir hüküm kurması söz konusu değildir. Yargılamayı yapmış bulunan mahkeme, hükmün açıklanması dışında herhangi bir karar veremeyecektir. Örneğin görevi fenaye kullanma kabahatundan dolayı sanık hakkında kurulan mahkumi-yet hükmüyle ilgili olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi halinde; itiraz mercii, sanığa yüklenen fiilin görevi kötüye kullanma kabahatunu değil de, zimmet suçunu oluşturduğu sebebi öne sürülerek hükmün açıklanmasının geri bırakılması ka-rarının kaldırılmasına karar verilmiş olduğu takdirde, yargılamayı yapmış bulunan mahkeme madde bakımından yetkisizlik kararı veremeyecektir. İtiraz mercii de, tekrar yar-gılama yapılması yolunda bir karar veremeyecektir. İtirazın merci tarafınca redde-dilmesi halinde ise, denetim süresince veya mecburiyet yüklenmişse bunun gereği yerine getirildiği sürece, açıklanması geri bırakılmış olan hüküm, iddia yada müdafa makamı tarafından temyiz incelemesine mevzu edilemeyecektir.

Bu açıklamalar, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itirazın ka-bulü yada reddi halinde herhangi bir kanun yoluna başvurma olanakının bulunup bulunmadığı, mümkün olduğu durumda da bunun hangi kanun yolu olacağı husu-sunda da gerekli değerlendirmeleri içermektedir. Hakikaten, itirazın reddi halinde, itiraz merciinin kararı kati olduğu ve buna karşı olağan bir kanun yolu bulunmadığı benzer biçimde, açıklanması geri bırakılan yargı dahi, denetim süresince yahut zorunluluk yüklenmişse bunun gereği yerine getirilmiş olduğu sürece, temyiz kanun yoluna kapalı hale gelecektir. İtirazın kabulü halinde ise; gene itiraz merciinin kararı kesin olduğu için bu karara karşı olağan bir kanun yolu bulunmamakla birlikte, itirazın kabulü üzerine açıklanmak zorunda kalınan hükme karşı temyiz kanun yolu açılmış bulunmaktadır10.

Yukarıda açıklamalar çerçevesinde kabul edildiği takdirde, hükmün açıklan-masının geri bırakılması sonucuna itiraz bakımından, hukuki düzenlemelerden kaynaklanan herhangi bir sorun bulunmamaktadır. Çünkü itiraz mercii, somutdurumda hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucunın şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini denetleyecek, bunu yaparken de, sadece şartlar yönünden şekli hu-suslara değil, sübuta ve suç vasfına yönelik de değerlendirmelerde bulunabilecektir. Bu husustaki değerlendirme, esas mahkemesi benzer biçimde yeni bir yargılama yapma ve yeni bir hüküm kurma anlamında değildir. Aslen bu durumda merci, sübut yada nitelik konusunu kendisi bizzat incelememekte, (istinaf yada temyiz suretiyle) bu konuların asıl yetkili merciler tarafından incelenmesinin yolunu açmaktadır. İtiraz mercii bu sü-reçte işin esasına giremediği gibi, itirazın kabulü halinde, esas mahkemesi dahi artık işi esastan ele alamayacaktır. Çünkü zaten kurulmuş olan hüküm halen geçerliliğini sürdürmektedir.

İtiraz merciinin yetkisinin kapsamının şekli hususlarla sınırlı olduğu, sübuta ve vasfa ilişkin değerlendirmeleri içermediği veya içermemesi gerektiği düşünülü-yorsa, yapılacak olan, hükmün açıklanmasının geri bırakılması düzenlemesine ya da itiraz kurumu ile ilgili düzenlemelere müdahale suretiyle, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına mahsus yeni bir itiraz usulü öngörülmesidir. Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 22.01.2013 tarihinde verdiği bir kararda, itiraz incelemesi-nin kapsamı konusunda genel yaklaşımından vazgeçmiş gözükmektedir. Yargıtayın son yaklaşımı aslına bakarsak sorunu çözmekte ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile ilgili ayrı bir itiraz düzenlemesine ve uygulamasına ihtiyaç olmadığını göstermek-tedir. Hakikaten, anılan karara nazaran; “itiraz mercii, o yer Cumhuriyet savcısının suç vasfına yönelik aleyhe başvurusu üzerine incelemesini sadece şekli olarak değil, hem maddi vaka hem de hukuki yönden yapmalı, gerekli görmüş olduğunde yanıt vermesiiçin itirazı sanık müdafiine tebliğ etmeli ve Cumhuriyet savcısı ile sanık müdafiini din-lemeli, gene ihtiyaç duyduğu konular varsa lüzumlu araştırma ve incelemeyi yapmalı veya bunların yapılmasını sağlamalı ve bunun sonucunda da … sonucunın isabetli olup olmadığına karar vermelidir”11.

Cumhur ŞAHİN*

Prof. Dr., Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

KAYNAK: http://www.ankahukuk.com/icerik/hukmun-a...in-kapsami

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder

  Derhal beraat kararı verilebilecek hallerde durma, düşme veya ceza verilmesine yer ol
Yazar: siirvehikaye - 10.01.2017 14:28 - Yorum Yok

5271 sayılı CMK'nun 223. Maddesinin 9. Fıkrası bu hükmü düzenlemiştir.

Fiilin suç oluşturmaması yada yeni bir yasal düzenleme ile suç olmaktan çıkarılması benzer biçimde herhangi bir araştırmayı gerektirmeyen hâllerde derhâl beraat kararı verilmesi gerekir.

http://www.ankahukuk.com/icerik/arama-ve...a-bilgiler

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder

  Yaralama, darp, kavga gibi ceza davalarında yapılması gerekenler
Yazar: siirvehikaye - 10.01.2017 13:58 - Yorum Yok

Kasten yaralama (3)
Madde 86
(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının veya algılama kabiliyetinin bozulmasına niçin
olan fert, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) (Ek fıkra: 31/3/2005 – 5328/4 md.) Kasten yaralama fiilinin fert üzerindeki tesirinin sıradan bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis yada adlî para cezasına hükmolunur.
(3) Kasten yaralama suçunun;
Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,
gövde veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
ferdin yerine getirmiş olduğu kamu görevi sebebiyle,
Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,
Silahla,
İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama
Madde 87
(1) Kasten yaralama fiili, mağdurun;
Duyularından yada organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına,
hitabında sürekli sıkıntılığa,
Yüzünde durağan ize,
Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,
gebe bir hanıma karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına,
niçin olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Sadece, verilecek ceza, birinci fıkraya giren
hallerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde beş yıldan azca olamaz.(1)
(2) Kasten yaralama fiili, mağdurun;
İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine,
Duyularından yada organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,
konuşma veya çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,
Yüzünün devamlı değişikliğine,
hamile bir hanıma karşı işlenip de çocuğunun düşmesine,
neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye gore belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren
hallerde beş yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde sekiz yıldan az olamaz.(1)
(3) (Değişik: 6/12/2006 – 5560/4 md.) Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına yada çıkığına niçin olması halinde, yukarıdaki maddeye nazaran belirlenen ceza, kırık veya çıkığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, yarısına kadar artırılır.
(4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2)
Kasten yaralamanın dikkatsizliği davranışla işlenmesi (3)
Madde 88
(1) Kasten yaralamanın dikkatsizliği davranışla işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte ikisine kadar indirilebilir.
Bu hükmün uygulanmasında kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesine ilişkin koşullar göz önünde bulundurulur.
Taksirle Yaralama
Madde 89
(1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının yahut algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis yada adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
Duyularından veya organlarından birinin işlevinin devamlı zayıflamasına,
Vücudunda kemik kırılmasına,
hitabında devamlı zorluğa,
Yüzünde sabit ize,
Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,
hamile bir hanımın çocuğunun vaktinden önce doğmasına,
niçin olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır.
(3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa yada bitkisel hayata girmesine,
Duyularından yada organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,
mevzuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,
Yüzünün sürekli değişikliğine,
hamile bir hanımın çocuğunun düşmesine,
neden olmuşsa, birinci fıkraya gore belirlenen ceza, bir kat artırılır.
(4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(5) (Değişik: 6/12/2006 – 5560/5 md.) Taksirle yaralama kabahatunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç, kabahatun bilgili taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmaz.
Burada dikkat edilmesi ihtiyaç duyulan husus yaralama karşılıklıysa ve her iki tarafta ceza alacaksa tarafların uzlaşması gerektiğidir.Tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak karşı tarafla yapılacak bir uzlaşma işlemi hem sizi hemde hayatınızı kurtaracaktır. Zira uzlaşı hukuk ve hakkaniyet e daha uygundur.

https://www.adaletinsesi.com/yaralama-da...erekenler/

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder

  Hakaret davalarında yapılması gerekenler
Yazar: siirvehikaye - 10.01.2017 13:53 - Yorum Yok

Hakaret
Madde 125
(1) Bir hiç kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (…) (1) veya sövmek suretiyle bir kimsenin özsevi, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis yada adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı yada görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.
(3) Hakaret kabahatunun;
a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,
b) Dini, siyasal, toplumsal, felsefi inanç, fikir ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya
çalışmasından, mensup olduğu dinin komut ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,
c) kişinin mensup bulunmuş olduğu dine nazaran kutsal sayılan değerlerden bahisle,
İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.
(4) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/15 md.) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.
(5) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/15 md.) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Sadece, bu durumda zincirleme kabahata ilişkin madde hükümleri uygulanır.
Mağdurun belirlenmesi
Madde 126
(1) Hakaret kabahatunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer durumunda ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır.
İsnadın kanıtlamaı
Madde 127
(1) İsnat edilen ve suç oluşturan fiilin kanıtlama edilmiş olması halinde kişiye ceza verilmez. Bu suç sebebiyle hakaret edilen hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmesi halinde, isnat ispatlanmış sayılır. Bunun dışındaki hallerde isnadın ispat isteminin kabulü, sadece isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına yada şikayetçinin ispata razı olmasına bağlıdır.
(2) İspat edilmiş fiilinden söz edilerek kişiye hakaret edilmesi halinde, cezaya hükmedilir.
İddia ve müdafa dokunulmazlığı
Madde 128
(1) Yargı mercileri veya yönetimsel makamlar nezdinde meydana getirilen yazılı yada sözlü müracaat, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnadlarda yahut negatif değerlendirmelerde bulunulması halinde, ceza verilmez. Ancak, bunun için isnat ve değerlendirmelerin, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerekir.
Haksız fiil nedeniyle veya karşılıklı hakaret
Madde 129
(1) Hakaret kabahatunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği şeklinde, ceza vermekten de vazgeçilebilir.
(2) Bu kabahatun, kasten yaralama kabahatuna tepki olarak işlenmesi halinde, kişiye ceza verilmez.
(3) Hakaret kabahatunun karşılıklı olarak işlenmesi halinde, vakasın mahiyetine gore, taraflardan her ikisi veya biri
hakkında verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği benzer biçimde, ceza vermekten de vazgeçilebilir.
Bireyin hatırasına hakaret
Madde 130
(1) Bir kimsenin öldükten sonra hatırasına minimum üç kişiyle ihtilat ederek hakaret eden fert, üç aydan iki
yıla kadar hapis yada adlî para cezası ile cezalandırılır. Ceza, hakaretin alenen işlenmesi halinde, altıda biri oranında artırılır.
(2) Bir ölünün kısmen veya tamamen ceset veya kemiklerini alan veya ceset yada kemikler hakkında tahkir edici
fiillerde bulunan birey, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Sualşturma ve kovuşturma koşulu
Madde 131
(1) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret kabahatunun soruşturulması ve
kovuşturulması, mağdurun şikayetine bağlıdır.
(2) Mağdur, şikayet etmeden önce ölürse, veya suç ölmüş olan bireyin hatırasına karşı işlenmiş ise; ölenin ikinci
dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş yada kardeşleri tarafınca şikayette bulunulabilir.Burada dikkat edilmesi ihtiyaç duyulan husus hakaret karşılıklıysa ve her iki tarafta ceza alacaksa tarafların uzlaşması gerektiğidir.Adaletin terazisi adildir fakat geç işler.Mağdur olmamak için uzlaşmanızda her vakit için yarar bulunmaktadır. Zira yıllarca sürecek bir mahkemedense uzlaşmak, hukuk ve hakkaniyet e daha uygundur.

Kaynak: https://www.adaletinsesi.com/hakaret-dav...erekenler/

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder

  Hasta Hakları
Yazar: siirvehikaye - 10.01.2017 13:09 - Yorum Yok

Kişilik Hakları ve Hasta Hakları
1. Kişilik Hakları
2. Hasta Hakları
a. Hasta ve Hak Kavramı
b. Hasta Haklarının Tarihsel Gelişimi
1. Hasta Hakları Bildirgesi
2. Lizbon Bildirgesi
3. Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi
4. Bali Bildirgesi
5. Hasta Haklarına İlişki Avrupa Statüsü(Ana Sözleşme)
c. Hasta Haklarının Türkiye’de Gelişimi
d. Hasta Hakları Kavramı
e. Hasta Hakları mevzusunda Benimsenen İlkeler
f. Hasta Hakları Yönetmeliğinde Hastalara Tanınan Haklar
1. Hastanın sıhhat Hizmetlerinden adalet ve Hakkaniyete Uygun Olarak faydalanma Hakkı
2. Hastanın sıhhat kurumunu Seçme ve değişiklik yapma Hakkı
3. Hastanın personeli Tanıma Seçme ve değiştirme Hakkı
4. Hastanın Bilgilenme Hakkı
5. Hastanın Öncelik Sırasının Belirlenmesini İsteme Hakkı
6 Hastanın Tıbbi Gerekliliklere Uygun Teşhis Tedavi ve Bakım Hakkı
7. Hastanın Tıbbi Özen Gösterilmesini İsteme Hakkı
8. Gizlilik Hakkı
9. Güvenliğin Sağlanması Hakkı
10.Hastanın Dini vecibeleri yerine getirebilme ve dini hizmetlerden faydalanma hakkı
11.İnsani değerlere saygı gösterilmesi ve ziyaret
12.Refakatçi bulundurulması
13.Hastanın Müracaat, Şikâyet ve Dava Hakkı

GİRİŞ

Hasta ve hekim arasında, hekimin teknik bilgisi ve hastanın somut vakasın niteliklerine göre belki de hayatını kurtarmak için başka şansının olmaması dolayısıyla, hekimin lehine bir ilişki vardır. Bu konum, vakit süre hekimin lehine olan bu ilişkiyi, kötüye kullanmasıyla neticelanabilir. Bu sebeplerden dolayı, kişilik haslarının gelişmesiyle, hasta haklarına da önem verilmiş ve hastanın statü açısından hekime yaklaşması sağlanmıştır. Bu çalışmada, bu hakların tarihsel gelişimi, neler olduğu somut vakalara atıflarda bulunularak incelenmiştir.



Kişilik Hakları ve Hasta Hakları
1. Kişilik Hakları
Kişilik hakları ferdin toplum içindeki saygınlığını ve kişiliğini serbestçe geliştirmesini temin eden varlıkların tümü üzerindeki haklardır.1 Kişilik hakları, kişisel değerlerin bütünü üzerinde geçerlidir. Bu hakların içine, ferdin yaşam hakkı, beden bütünlüğü, sağlık hakkı, kişinin şeref ve onuru benzer biçimde mevzular da girer.
Kişilik hakkının koruduğu hukuki varlıklar para ile ölçülemese de, bazı kişisel varlıkların ihlali, malvarlığına yönelik sonuçlar doğurabilir.2 Örneğin, yanlış tedavi nedeniyle ferdin çalışamaz hale gelmesinden dünyaya gelen ücret alacağı hakkında, tıbbi müdahale ile kişinin vücut bütünlüğü ihlal edilmesine rağmen malvarlığına yönelik bir zararı da ortaya çıkmaktadır.3
Kişilik haklarının diğer bir özelliği de kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar olmalarıdır. Bundan dolayı kişi, rızasının alınmadığı özel durumlar ya da ehliyetsiz olması haricinde tıbbi müdahaleye rızayı bizzat kendisi vermelidir. Kişilik hakları, kişiye bağlı olan, devredilemeyen ve vazgeçilemeyen haklardır. 4 Zira, çağdaş Kanun’un 23. Maddesinde şu yargı yer almıştır:
“Kimse, hak ve eylem ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemez.
Kimse özgürlüklerinden vazgeçemez yada onları hukuka ya da ahlâka aykırı olarak sınırlayamaz.
Yazılı rıza üzerine insan kökenli biyolojik maddelerin alınması, aşılanması ve nakli mümkündür. Ancak, biyolojik madde verme borcu altına girmiş olandan edimini yerine getirmesi istenemez; maddî ve manevî tazminat isteminde bulunulamaz.”
ek olarak,
“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına hücumlan kimse, hâkimden, hücumda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel yada kamusal yarar veya kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
hükmünü buyuran çağdaş Kanun’un 24. Maddesi ile,
“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan birey, uğradığı tinsel zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.”
şeklinde düzenlenmiş bulunan Borçlar Kanununun 49. Maddesinin birinci fıkrası, kişilik haklarına herhangi bir saldırı halinde uygulanacak olan yaptırımları öngörmektedirler.

2. Hasta Hakları
a. Hasta ve Hak Kavramı
Hasta Hakkı kavramını tanımlayabilmek için öncelikle “hasta” ve “hak” kavramlarının üzerinde durulması gerekmektedir.
Hastanın kim bulunduğunu anlayabilmek için öncelikle sağlığı ve hastalığı tanımlamak gerekir. Dünya sağlık Örgütünün anayasasında, ‘sağlık bir tek hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir’ diye tanımlamaktadır.5
sıhhat kavramı ile çağrışım meydana getiren hastalık, en yalın biçimiyle sağlık durumunun çeşitli nedenlerle normalden sapma göstermesidir. Nitekim Dünya sıhhat Örgütü, hastalığı, organizmanın yaralanması yada çeşitli nedenlerle homeostatik dengenin bozulması olup, bununla beraber fizyolojik, ruhsal, toplumsal ve ekonomik sorunları da olan bir vaziyet olarak tanımlamıştır.6
Hasta kavramı kökeni itibariyle Farsça bir terim olup “yorgun” anlamına gelmekle birlikte, bir tedaviye ya da cerrahi müdahaleye, gerek rızasıyla gerekse fakirlik halinde rızası alınmadan maruz kalan7 kişidir.
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 4. Maddesinin birinci fıkrasının b bendinde hasta, “sağlık hizmetlerinden yaralanma ihtiyacı bulanan kimse” olarak tanımlanmıştır.
Hak, insanın doğuştan getirdiği ve daha sonra hukuk düzeni tarafınca da kendisine verilip korunan çıkar, hukuk düzenince tanınan maddi-manevi yetkidir.

B. Hasta Haklarının Tarihsel Gelişimi
Hasta haklarını ilk düzenleyen metin Hipokrat yeminidir.8 Hipokrat, hekimlik mesleği uygulamalarını etik bir zemine oturtmuş, tabip ve hasta ilişkisinde bugün gelinen noktanın temellerini atmıştır. Hipokrat, hekim hasta ilişkisinde hekime görev yüklemiş ve hastanın yararını ön plana çıkarmıştır.9
Hipokrat’ın ön plana çıkardığı bu geleneksel tıp etiği kurallarının yazıya dökülmesi, genel olarak İnsan Haklarını ele alan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi(10 Aralık 1948)’ yle başlamıştır. Özel olarak Hasta Haklarının ele alınması 1970’li yıllara gelindiğinde görülmektedir. Hasta hakları kavramı öncelikle uluslararası kuruluşlar tarafınca gündeme getirilmiştir. Hasta Hakları mevzusundaki ilk metin 1973 yılında ABD’ de Amerikan Hastaneler Birliği tarafından biri olan 8 maddeden oluşan bildirgedir. 1981’de Dünya Tabipler Birliği tarafından yayınlanan ve altı maddeden oluşan Lizbon Bildirgesi ile gündeme gelen hasta hakları kavramı, 28- 30 Mart 1994 tarihleri içinde Dünya sağlık Örgütü’nün Avrupa Bürosu’nca Amsterdam’da meydana gelen toplantılar sonucunda Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi aracılığıyla 6 ana başlık altında toplanmıştır. Hasta hakları, 1995 senesinde Dünya Tabipler Birliği tarafından gösterilen ve Lizbon Bildirgesinde gündeme getirilen hakların geliştirildiği Bali Bildirgesiyle, 11 başlık altında açıklanmıştır. Avrupa Birliği ülkeleri için temel doküman olarak, 2002’de Roma’da Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsü Ana Sözleşmesi hasta haklarını 14 başlık altında toplayarak açıklanmıştır.

1. Hasta Hakları Bildirgesi
Bu bildiri, 1973 yılında ABD’de Amerikan Hastaneler Birliği tarafından kabul edilmiş olup hastalara şu hakları vermiştir:
1. İlgili ve saygılı bakım alma
2. Bakımdan görevli olan tabip ve hemşireyi tanıma
3. Hastalığa konulan tanıyı bilme, uygulanan bakım ve tedavi hakkında, riskleri veya öteki olası seçenekler hakkında bilgilendirilme, uygulamalar öncesi fikrinin alınmasını isteme, gerekirse reddedebilme, olası sonuçlar hakkında bilgilendirilme
4. Mahremiyetinin korunmasını isteme
5. Hastane kurallarını bilme
6. Taburcu olduktan sonrasında ilaç kullanma, kontroller, hekimleriyle iletişim kurma yolları hakkında önceden informasyon sahibi olabilme
7. Hastane faturasının içeri¤i ve ödeme koşulları hakkında bilgilendirilme
8. Üzerinde yapılacak araştırmalara katılıp katılmama mevzusunda karar verebilme

2. Lizbon Bildirgesi
Dünya Tıp Birliği’nin 34. Genel Kurulu’nda duyuru edilen Lizbon Bildirgesi, hasta hakları ile ilgili olarak ilk uluslararası belgedir. Lizbon Bildirisi, temel hasta haklarını konu alan 6 madde ve hekimlere bunları sağlamak konusunda görev veren bir paragraftan oluşmaktadır.
“ ‘tabip, pratik, etik ve yasal tüm zorlukların bilincinde olarak, her koşulda vicdanının sesini dinlemeli ve hasta için en iyi olanı yapmalıdır. Aşağıdaki beyanname hekimlik mesleğinin hastalara sağlamayı fakatçladığı temel hakları içermektedir. Yasalar yada hükümet uygulamalarının hastaların bu haklarına uygun olmadığı durumlarda bu uygulamaları düzeltmeye veya ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.’
1. Hasta, hekimini özgürce seçme hakkına haizdir.
2. Hasta, aslabir dış etki altında kalmadan özgürce klinik ve etik kararlar verebilen bir doktor tarafınca bakılabilme hakkına haizdir.
3. Hastanın, yeterli ölçüde bilgilendirildikten sonra önerilen tedaviyi kabul veya reddetme hakkı vardır.
4. Hasta hekimden, tüm tıbbi ve özel yaşamına ilişkin bilgilerin gizliliğine saygı duyulmasını bekleme hakkına haizdir.
5. Her hastanın onurlu bir şekilde ölme hakkı vardır.
6. Hasta, uygun bir dini temsilcinin yardımı da dahil olmak üzere, ruhi ve tinsel teselliyi kabul yada reddetme hakkına sahiptir.”

3. Avrupa’da Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi
Amsterdam Bildirgesi olarak da adlandırılan bildiri 28-30 Mart 1994 tarihleri arasında Amsterdam’da düzenlenen “Hasta Hakları konusunda Avrupa Danışmanlığı” temalı görüşmede kabul edilmiştir.
Bildirgede hasta hakları 6 başlık altından toplanmıştır:
9. Sıhhat bakımında (hizmetlerinde) insan hakları ve değerleri
10. Bilgilendirme
11. Onay
12. Mahremiyet ve özel yaşam
13. Bakım ve tedavi
14. Müracaat

4. Bali Bildirgesi
Bali Bildirgesi, Dünya Tabipler Birliği’ nin 1995 yılında Bali’de düzenlediği 47. Genel Kurulu’nda kabul edilerek yayımlanmıştır.
Bu Bildirgeyle hasta hakları 11 başlık altında toplanmıştır:
1. Nitelikli sağlık Bakımı Hakkı
2. Seçim Özgürlüğü Hakkı
3. Kendi Adına Karar Verme Hakkı
4. Bilinci Kapalı Hasta
5. Yasal Olarak Karar Verme Yetkisi Olmayan Hasta
6. Hastanın İsteği dışında Prosedürler
7. Bilgilendirme Hakkı
8. Gizlilik hakkı
9. Sıhhat Eğitimi Hakkı
10. özsevi Hakkı
11. Dini Yardım Alma Hakkı

5. Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsü (Ana Sözleşme)
Avrupa Birliği’ne üye devletler için 2002 senesinde Roma’da biri olan bu statü, hasta haklarını 14 başlık altında toplamıştır:
1. Koruyucu Tedbirlerin Alınması Hakkı
2. Yararlanma Hakkı
3. Data Hakkı
4. Rıza (onaylama) Hakkı
5. Özgür Seçim Hakkı
6. Özel ve Gizlilik Hakkı
7. Hastaların Vaktine hürmet8. Kalite Standartları Hakkı
9. Emniyet10. Yenilik Hakkı
11. Gereksiz ağrı/acı ve sorundan Sakınma Hakkı
12. Kişisel Tedavi Hakkı
13. Şikayet Hakkı
14. Tazminat Hakkı

c. Hasta Haklarının Türkiye’de Gelişimi
Hasta haklarına ilişkin Türkiye’deki hukuki zeminin tesisi dünyadaki gelişmelere yakın bir seyir takip ederek ilk kez 1960'da hazırlanan “Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi” ile başlamıştır. Bu nizamname daha sonra Ekim 1998 de Türk Tabipler Birliği’nin 47. Büyük Kongresinde “Hekimlik ve Meslek Etiği Kuralları” adı altında yeniden düzenlenerek kabul edilmiştir.10
Ülkemizde hasta hakları kavramı, siyasi iktidar tarafınca ilk defa 1998 yılında gösterilen Hasta Hakları Yönetmeliği vasıtası ile güvence altına alınmıştır.

D. Hasta Hakları Kavramı
Hasta hakları kavramı, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 4. Maddesinin birinci fıkrasının e bendinde, “sıhhat hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı bulunan fertlerin, sırf insan olmaları sebebiyle haiz bulundukları ve T.C. Anayasası, milletlerarası antlaşmalar, kanunlar ve diğer mevzuat ile güvence altına alınmış bulunan haklar” şeklinde tanımlanmıştır.
Aydıner’ e nazaran Hasta hakları kavramı, hasta olan ferdin eski sağlığına tekrar kavuşabilmesi hakkı, eski sağlığına kavuşma olanakı, hastalığın tedavi edilemez hal alması durumunda, mümkün olamıyorsa minimumından hastalığın insanın maddi ve manevi bütünlüğüne getirmiş olduğu engelleme ve sınırlamaları asgari düzeye indirerek kişinin yaşam standardını olabildiğince yüksek tutarak devam ettirebilmesine imkan tanıması hakkıdır.11
Çinko ise Hasta Hakları kavramını, sağlıklı ve hastalıklı olarak sağlık hizmetlerinden yararlanan kişilerin hukuk tarafınca korunup talep edilebilen, ihlâlleri cezaî ve/veya tazmini yapmış oldurıma bağlanan yetki ve iradeleri şeklinde tanımlamıştır.12
Kanımızca Hasta Hakları kavramı, 1789 Fransız İhtilali ile gündeme gelen naturel haklar Teorisine ve hukukun temel ilkelerinin yalnızca sağlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen kişilere özgülenmesi ve uygulanmasıdır.

E. Hasta Hakları mevzusunda Benimsenen İlkeler
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 5. Maddesinde Hasta hakları mevzusunda benimsenmiş olan ilkelere yer verilmiştir:
“a) Bedeni, ruhi ve toplumsal yönden tam bir iyilik hali içinde yaşama hakkının, en temel insan hakkı olduğu, hizmetin her safhasında daima göz önünde bulundurulur.
B) herkesin yaşama, maddi ve tinsel varlığını koruma ve geliştirme hakkını haiz olduğu ve aslabir merci yada kimsenin bu hakkı ortadan kaldırmak yetkisinin olmadığı bilinerek, hastaya insanca muamelede bulunulur.
C) sıhhat hizmetinin verilmesinde, hastaların, ırk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç ve ekonomik ve toplumsal durumları ile sair farklılıkları dikkate alınamaz. Sıhhat hizmetleri, herkesin kolayca ulaşabileceği şekilde planlanıp düzenlenir.
D) Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı haller dışında, rızası olmaksızın bireyin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamaz.
E) fert, rızası ve Bakanlığın izni olmaksızın tıbbi araştırmalara tabi tutulamaz.
F) Kanun ile müsaade edilen haller ile tıbbi zorunluluklar haricinde, hastanın özel hayatının ve aile yaşamının gizliliğine dokunulamaz.”
Bu yönetmeliğin 5. Maddesinde aslında Anayasa ve hasta hakları tanımını yaparken de belirttiğimiz gibi hukukun genel prensipleri ile koruma altına alınmış olan hakların, hasta hakları konusunda spesifikleştirilmiş boyutuna saygı duyulması gerektiği vurgulanmaktadır.
Zira, a bendinde vurgulanan yaşfakat hakkı, ve b bendinde yer alan maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı Anayasanın 17. Maddesinin birinci fıkrasında yer almıştır.13
Aynı şekilde yönetmeliğin 5. Maddesinin c bendinde yer edinen “hastaların… farklılıkları dikkate alınamaz….” ibaresi Anayasanın 10. Maddesinde yer edinen ve yine hukukun genel ilkeleri içinde yer edinen eşitlik ilkesini işaret etmektedir.14
gene d bendinde yer alan vücut bütünlüğüne ve kişilik haklarına saygı ilkesi, ve hastanın rızası olmaksızın tıbbi araştırmalara konu edilemeyeceği ilkesi, Anayasanın 17. Maddesinin 2. Fıkrasında yer verilmiştir.15
Son olarak f bendinde yer edinen özel hayatın ve aile yaşamının gizliliği ilkeleri, Anayasanın 20. Maddesinin birinci fıkrasında ele alınmıştır.16

f. Hasta Hakları Yönetmeliğinde Hastalara Tanınan Haklar
1 Ağustos 1998 tarih ve 23420 sayılı Resmi Gazetede piyasaya sürülen Hasta Hakları Yönetmeliğinin ikinci, üçüncü ve yedinci kısmınde hasta haklarına yer verilmiştir.
Bunlar:
* hakkaniyet ve hakkaniyete uygun olarak faydalanma hakkı (yönetmelik 6. Madde),
* data isteme hakkı (yönetmelik 7. Madde),
* sıhhat kurumunu seçme ve değişiklik yapma hakkı (yönetmelik 8. Madde),
* personeli tanıma, seçme ve değişiklik yapma hakkı(yönetmelik 9. Madde),
* Öncelik sırasının belirlenmesini isteme hakkı (yönetmelik 10. Madde,)
* Tıbbi gereklere uygun teşhis, tedavi ve bakım hakkı (yönetmelik 11. Madde),
* Tıbbi özen gösterilmesini isteme hakkı (yönetmelik 14. Madde),
* Gizlilik (yönetmelik 21. Madde ),
* Güvenliğin Sağlanması Hakkı(yönetmelik 37. Madde),
* Dini vecibeleri yerine getirebilme ve dini hizmetlerden yaralanma hakkı (yönetmelik 38. Madde),
* İnsani değerlere saygı gösterilmesi ve ziyaret (yönetmelik 39. Madde),
* Refakatçi bulundurulması(yönetmelik 40. Madde) ,
* Müracaat, şikâyet ve Dava Hakkı(yönetmelik 42. Madde),
ayrıca Yönetmelikte Hastanın rızasına önemli ölçüde yer verilmiştir. Sadece hastanın rıza hakkı ileride, hekimin rıza alma yükümlülüğü çerçevesinde incelenecektir.

1. Hastanın sağlık Hizmetlerinden hakkaniyet ve Hakkaniyete Uygun Olarak faydalanma Hakkı
Hasta Hakları Yönetmeliğinin “hakkaniyet ve Hakkaniyete Uygun Olarak yaralanma Hakkı” başlıklı 6. Maddesi şöyledir:
“Hasta, hakkaniyet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde sağlıklı yaşamı sürdürmenin teşvik edilmesine yönelik faaliyetler ve koruyucu sağlık hizmetleri de dahil olmak üzere, sağlık hizmetlerinden gereksinimlarına uygun olarak yaralanma hakkına haizdir. Bu hak, sağlık hizmeti veren bütün kuruluş ve kuruluşlar ile sıhhat hizmetinde vazife alan personelin adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygun hizmet verme yükümlülüklerini de ihtiva eder.”
adalet ve hakkaniyet kavramları, hukukun genel ilkelerindendir. Hakkaniyet ve Hakkaniyete uygun olarak hizmet alma hakları, insan olmanın doğasında vardır ve doğal haklar teorisi çerçevesinde yer alır.
Bu hak, ayrıca Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 2. Maddesinin 2. Fıkrasında da şöyle vurgulanmaktadır:
“hekim ve diş tabibi; hastanın cinsiyeti, ırkı, milliyeti, dini ve mezhebi, ahlâki düşünceleri, karakter ve şahsiyeti, içtimai seviyesi, mevkii ve siyasi kanaati ne olursa olsun, muayene ve tedavi hususunda azami dikkat ve itinaı göstermekle mükelleftir.”
Söz mevzusu hak, Bali Bildirgesinin 1.Maddesinin a bendinde de ele alınmış olup,
“Her insan ayırımcılık yapılmaksızın yeterli tıbbi bakım görme hakkına sahiptir.”
şeklindedir.
Bu hakka, ek olarak Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesinde de yer verilmiştir:
“kadın veya erkek her insanın insan olması dolayısıyla saygı görmeye hakkı vardır.”

2. Hastanın sağlık kuruluşunu Seçme ve değişiklik yapma Hakkı
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 6. Maddesinin hayata geçirilmesi için lüzumlu bir hak olan sağlık kuruluşunu seçme ve değiştirme hakkı, aynı yönetmeliğin 8. Maddesinde şu şekilde hükme bağlanmıştır:
“Hasta; tabi olduğu mevzuatın öngördüğü usul ve şartlara uyulmak kaydı ile, sıhhat müessese ve müesseseunu seçme ve seçtiği sağlık kuruluşunda verilen sağlık hizmetinden yaralanma hakkına sahiptir.
Mevzuat ile belirlenmiş sevk sistemine uygun olmak şartı ile hasta sağlık kurumunu değiştirebilir. Ancak, kuruluşu değiştirmenin hayati tehlikeye yol açıp açmayacağı ve hastalığının daha da ağırlaşıp ağırlaşmayacağı hususlarında hastanın doktor tarafından aydınlatılması ve dirimsel tehlike bakımından sıhhat kurumunun değiştirilmesinde tıbben sakınca görülmemesi esastır.
Acil vak'alar dışında, herhangi bir sosyal güvenlik müesseseuna bağlı olup da mevzuatın öngördüğü sevk zincirine uymayanlar aradaki ücret farkını kendileri karşılar.
Hastanın sağlık müesseseunda kalmasında tıbben fayda bulunmayan yada bir başka sıhhat kurumuna nakli gerekli olan hallerde, konum hastaya veya 15 inci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen kişilere açıklanır. Nakilden önce, ihtiyaç duyulan bilgiler nakil talebinde bulunulan yada tıbben uygun görülen sağlık kuruluşuna, sevk eden kuruluş veya mevzuatla belirlenen yetkililerce verilir. Her iki durumda da hizmetin aksamadan ve kesintisiz olarak verilmesi esastır.”
Bu maddede hastanın hakkı çeşitli şartlara bağlanmıştır. Hakkın kullanılabilmesi için öncelikle hastalara tâbi olduğu mevzuatın öngördüğü usul ve şartlara bağlı kalma yükümlülüğü getirilmiştir. Ayrıca hekimin görüşü doğrultusunda müesseseu değiştirmenin hayati tehlikeye yol açması halinde hasta bu hakkı kullanmaktan men edilmiştir. Bir de maddenin 3. Fıkrasında hastaya mevzuatın öngördüğü sevk zincirine uymak yükümlülüğü getirilmiştir.
Bu hak, Bali Bildirgesinin 2. Maddesinin a bendinde de ele alınmış olup şu şekildedir:
“Hasta özel veya devlet sektöründe olmasından bağımsız olarak … hastanesini yada sağlık hizmeti veren kurumları özgürce seçme ve değiştirme hakkına sahiptir.”
Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsünde bu hak,
“Hasta, … hastane seçimi konularında karar verme hakkına sahiptir. Sağlık hizmetleri, bu tedaviyi uygulayacak çeşitli merkezler (sağlık kurumları) ve doktorlar ile alınan neticelar hakkında informasyon vererek bu hakkın kullanılabileceğini temin etmelidirler. Bu hakkın kullanımını kısıtlayan tüm engeller kaldırılmalıdır.”
şeklinde hükme bağlanmıştır.

3. Hastanın çalışanı Tanıma Seçme ve değişiklik yapma Hakkı
hekim seçme hakkı; hasta ve hasta yakınlarının, en temel hasta hakkı olan sıhhat çalışanını seçmesi ve değiştirmesi, teşhis ve tedavilerinde katılımcı rol oynamaları şeklinde ifade etmek mümkündür.17
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 6. Maddesinin uygulanabilmesi için lüzumlu öteki bir hak olan mensubu seçme ve değişiklik yapma hakkı, söz konusu yönetmeliğin 9. Maddesinde yer almaktadır ve
“Hastaya talebi halinde, kendisine sıhhat hizmeti verecek veya vermekte olan tabiplerin ve diğer personelin kimlikleri, vazife ve unvanları hakkında bilgi verilir.
Mevzuat ile belirlenmiş usullere uyulmak şartı ile hastanın, kendisine sıhhat hizmeti verecek olan mensubu özgürçe seçme, tedavisi ile ilgilenen tabibi değişiklik yapma ve başka tabiplerin konsültasyonunu istemek hakkı vardır.
çalışanı seçme, tabibi değişiklik yapma ve danışım isteme hakları kullanıldığında, mevzuat ile belirlenen ücret farkı, bu hakları kullanan hasta tarafınca karşılanır.”
şeklinde ele alınmıştır.
1960 tarihli Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nün 5. Maddesinde de aynı hakka yer verilmiştir:
“sıhhat müesseselerinde uygulama olunan usul ve kaideler mahfuz olmak üzere, hasta; tabibini ve diş tabibini özgürçe seçer.”
Burada gene hastanın hakkını kullanması mevzuat ile belirlenmiş usullere uyma şartına bağlanmıştır.
Bu hak Lizbon Bildirgesinin birinci maddesinde de ele alınmıştır:
“Hasta ,hekimini özgürce seçme haklarına haizdir.”
Bali Bildirgesinde de ele alınan bu hak,
“Hasta özel yada devlet sektöründe olmasından bağlarımsız olarak hekimini … özgürce seçme ve değişiklik yapma hakkına sahiptir.”
şeklinde hükme bağlanmıştır.
Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsünün 5. Maddesinde de bu hakka yer verilmiştir:
“kafi bilgiye haiz her birey … tedaviyi verecek kişiler içinde seçim yapma hakkına haizdir.
Hasta, … tabip, uzman … seçimi konularında karar verme hakkına sahiptir. Sağlık hizmetleri, bu tedaviyi uygulayacak çeşitli merkezler (sıhhat kurumları) ve doktorlar ile alınan neticelar hakkında bilgi vererek bu hakkın kullanılabileceğini temin etmelidirler.
Bu hakkın kullanımını kısıtlayan tüm engeller kaldırılmalıdır.
Doktoruna güvenmeyen bir kişi başka bir hekim talep edebilir(seçebilir).”
Hasta Hakları Yönetmeliğinde, hastaya bu hak çerçevesinde, konsültasyon hakkı da tanınmıştır. Hastanın konsültasyon talep etmesine ilişkin hükümler Hasta Hakları Yönetmeliğinin yanı sıra, Tıbbi Deontoloji Tüzüğünde de yer verilmiştir. Zira Tıbbi Deontoloji Tüzüğünün 24. Maddesinin birinci fıkrası hükmü
“Hasta, konsültasyon yapılmasını arzu ederse, müdavi doktor yada diş tabibi bu talebi kabul eder.”
şeklindedir.
Aynı hakka Bali Bildirgesinin 2. Maddesinin b bendinde de yer verilmiştir:
“Hasta herhangi bir aşamada öteki bir hekimin görüşünü alma hakkına sahiptir.”

4. Hastanın Bilgilenme Hakkı
Genel olarak data edinme hakkı, öncelikle 4982 sayılı informasyon Edinme Yasası çerçevesinde ele alınmıştır. Yasanın 1. Maddesinde kanunun amacı düzenlenmiştir:
“Bu Kanunun amacı; demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve belginlik ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir.”
ayrıca gene aynı kanunun 4. Maddesinde,
“hepimiz data edinme hakkına haizdir.”
hükmü yer almaktadır.
Özel olarak hastalar için bilgilenme Hakkı, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 7. Maddesinde hükme bağlanmıştır:
“Hasta, sıhhat hizmetlerinden iyi mi faydalanabileceği konusunda data isteyebilir. Bu hak, hangi sağlık müesseseundan hangi şartlara gore faydalanılabileceğini, sağlık kurum ve müesseseları tarafından verilen her türlü hizmet ve olanakın neler bulunduğunu ve müracaat edilen kuruluşta verilen sıhhat hizmetlerinden faydalanma usulüne öğrenme haklarını da kapsar.
Bütün sağlık kurum ve kurumları, hastayı birinci fıkra uyarınca bilgilendirmek için kafi teknik donanımı haiz birimi oluşturmak; bu birimde, hastaya kati ve kafi bilgi verebilecek nitelik ve ehliyete sahip çalışanı sürekli olarak istihdam etmek ve hastanın ihtiyacı olan birimlere kolayca ulaşabilmesini temin etmek üzere, kurumun uygun yerlerinde bilgilendirici tabela, broşür ve işaretler bulundurmak gibi tedbirleri almak zorundadırlar.”
Bu hak, Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesinin 2. Maddesinin birinci fıkrasında şu şekilde yer verilmiştir:
“sağlık hizmetleri ve bu hizmetlerin en iyi iyi mi kullanılabileceği mevzusundaki informasyon hepimiz için ulaşılabilir olmalıdır.”
Bilgilendirme hakkının kapsamında öncelikle, hastanın kendisi ile ilgili olarak, konulmuş olan tanı ve uygulanacak olan tedavi konusunda bilgilendirme hakkı bulunmaktadır.18 Bu hakka Hasta Hakları Yönetmeliğinin 15. Maddesinde Genel Olarak informasyon İsteme başlığıyla yer verilmiştir:
“Hasta; sıhhat durumunu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve olası sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri mevzusunda sözlü veya yazılı olarak informasyon istemek hakkına sahiptir.
Sağlık durumu ile ilgili gereken bilgiyi, bizzat hasta veya hastanın ufak, temyiz kudretinden yoksun yada kısıtlı olması halinde velisi veya vasisi isteyebilir. Hasta, sıhhat durumu hakkında informasyon almak üzere bir başkasına da yetki verebilir. Gerek görülen hallerde yetkinin belgelendirilmesi istenilebilir.
Hasta, tedavisi ile ilgilenen hekim dışında bir başka tabipten de sağlık durumu hakkında bilgi alabilir.”
Aynı hak, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesini 14. Maddesinin ikinci fıkrasında şu şekilde yer alır:
“Hastanın maneviyatı üzerinde kötü tesir yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimali bulunmadığı takdirde, teşhise göre alınması gereken tedbirlerin hastaya açıkca söylenmesi lâzımdır.”
Bu hak, Bali Bildirgesinin 7. Maddesinin a bendinde de şu şekilde hükme bağlanmıştır:
“Hasta kendisiyle ilgili tıbbi gerçekler dahil olmak üzere sağlık durumu konusunda tam olarak bilgilendirilme ve kendisi ile alakalı tıbbi kayıtlara ulaşma hakkına haizdir.”
Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesinde de yer edinen söz konusu hak, bu bildirgenin 2. Maddesinin ikinci fıkrasında
“Hastalar, durumları ile ilgili tıbbi gerçekleri, önerilen tıbbi girişimleri ve her bir girişimin potansiyel risk yada yararlarını, önerilen girişimlerin alternatiflerini, tedavisiz kalmanın sonuçlarını, tanı, prognoz ve tedavinin gidişi konularını içerecek şekilde sıhhat durumları mevzusunda tam olarak bilgilenme hakkına sahiptir.”
şeklinde yer verilmiştir.
Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsünde aynı hak,
“Her kişinin kendi sağlık durumu hakkında, mevcut sağlık hizmetleri ve onlardan iyi mi yararlanabileceği mevzusunda ve tüm bilimsel araştırma ve teknolojik yenilikler ile ilgili data alma hakkına haizdir.”
şeklinde ele alınmıştır.
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 16. Maddesinde şu şekilde ele alınmış olan Kayıtları inceleme hakkı, bilgi edinme hakkının naturel uzantısıdır:
“Hasta, sağlık durumu ile ilgili bilgiler bulunan dosyayı ve kayıtları, doğrudan veya vekili yada kanuni temsilcisi vasıtası ile inceleyebilir ve bir suretini alabilir. Bu kayıtlar, bir tek hastanın tedavisi ile direkt ilgili olanlar tarafından görülebilir.”
Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesinde de hükme bağlanan bu hak,
“Hastalar, tanıları, tedavileri ve bakımları ile ilgili kayıtlara, diğer dosyalara, teknik kayıtlara ve tıbbi dosyalarına bakabilme ve dosyalarının ve kayıtlarının kopyasını alabilme hakkına sahiptir. Bu hak üçüncü kişilerin bilgilerine bakabilmeyi içermez.”
şeklindedir.
Bu hak Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsünde de ele alınmıştır:
“Hastaların kendi dosyalarında ve kayıtlarında kendileri ve hastalıkları ile ilgili bulunan detayları alma, fotokopi ile çoğaltma, sual sorma … hakkına haizdir.”
Kayıtları inceleme hakkının doğal olarakî sonucu olan kayıtların düzeltilmesini isteme hakkı, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 17. Maddesinde ele alınmış olup şu şekildedir:
“Hasta; sağlık kuruluş ve kuruluşları nezdinde bulunan kayıtlarında eksik, belirsiz ve hatalı tıbbi ve şahsi bilgilerin tamamlanmasını, açıklanmasını, düzeltilmesini ve nihai sağlık durumu ve şahsi durumuna uygun hale getirilmesini isteyebilir.
Bu hak, hastanın sağlık durumu ile ilgili raporlara itiraz ve aynı yada başka kuruluş ve müesseselarda sağlık durumu hakkında yeni rapor düzenlenmesini isteme haklarını da kapsar.”
Bu hak hem de Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesinde de hükme bağlanmıştır:
“Hastalar, kendileriyle ilgili tıbbi ve kişisel bilgilerin uygusuz, noksan, çift anlamlı, eski olması veya tanı, tedavi ve bakım amacıyla ilgili olmaması durumunda bu detayları yenileme, daha açık hale getirme, bazı kısımlarını çıkarma, tamamlama, düzeltme hakkına haizdir.”
Söz mevzusu hak Hasta Haklarına ilişkin Avrupa Statüsünde de yer almaktadır:
“Hastaların kendi dosyalarında ve kayıtlarında kendileri ve hastalıkları ile ilgili … hata varsa, hasta onların düzeltilmesini talep etme hakkına haizdir.”
Mevcut duruma nazaran, doktor ve hasta aynı dili mevzuşmuyor olabilir. Ek olarak, tıp terminolojisinin, düzgüsel bir insan tarafınca anlaşılması zordur. Bunlar, Hasta Hakları Yönetmeliğinde öngörülmüş ve yönetmeliğin 18. Maddesinde bilgi Vermenin Usulü başlığı altında incelenmiştir:
“data, gerektiğinde tercüman kullanılarak, hastanın anlayabileceği şekilde, tıbbi terimler mümkün olduğunca kullanılmadan, tereddüt ve şüpheye yer verilmeden ve hastanın ruhi durumuna uygun ve nazik bir ifade ile verilir.”
Bu hakka, Bali Bildirgesinin 7. Maddesinin c bendinde de yer verilmiştir:
“Bilgilendirme yerel kültüre uygun olarak ve hastanın anlayabileceği şekilde yapılmalıdır.”
Aynı hak Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesinin 2. Maddesinin dördüncü fıkrasında da ele alınmıştır:
“data hastanın anlama kapasitesine uygun bir yolla ve yabancı terim terimler dizgesi kullanımı en aza indirerek iletilmelidir. Hasta ortak dil mevzuşamıyorsa çeviri yapılabilir.”
Söz mevzusu hak, Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsünde şu şekilde hükme bağlanmıştır:
“sağlık hizmetleri, sıhhat hizmeti verenler ve profesyoneller, hastanın dini, etnik ve dil özellikleri göz önünde bulundurularak hastaya onun anlayacağı şekilde data vermek zorundadır.”
Hasta Hakları Yönetmeliği de dahil olmak üzere tüm bildirgeler ve düzenlemelerde hastanın bilgilendirilmesi gerektiği esas alınmıştır, şu demek oluyor ki hastanın bilgilendirilmesi kuraldır. Sadece hastanın lehine olan bazı durumlarda, doktora hastayı bilgilendirmeme yetkisi tanınmıştır, doğrusu doktora takdir yetkisi verilmiştir.
Bu yetki, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 19. Maddesinde ele alınmıştır:
“Hastanın içsel yapısı üzerinde kötü tesir yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimalinin bulunması ve hastalığın seyrinin ve sonucunun vahim görülmesi hallerinde, teşhisin saklanması caizdir.
Hastaya yada yakınlarına, hastanın sıhhat durumu hakkında informasyon verilip verilmemesi, yukarıdaki fıkrada belirtilen şartlar çerçevesinde tabibinin takdirine bağlıdır.
Tedavisi olmayan bir teşhis, ancak bir hekim tarafınca ve tam bir ihtiyat içinde hastaya hissettirilebilir yada bildirilebilir. Hastanın aksi yönde bir talebinin bulunmaması yada açıklanacağı şahsın önceden belirlenmemesi halinde, böyle bir teşhis ailesine bildirilir.”
Doktorun bu yetkisi istisnai olduğundan, tabip belli koşullarla bağlanmıştır. Maddenin birinci fıkrasında doktorun bu yetkisini kullanırken bağlı olduğu şartlar ele alınmıştır ve bunlar hastanın manevi yapısı üzerinde kötü etki yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimalinin bulunması ve hastalığın seyrinin ve sonucunun kötü görülmesidir.
Aynı yetki doktora, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 14. Maddesinin ikinci fıkrasında
“… hastalığın, vahim görülen akıbet ve seyrinin saklanması uygundur.”
şeklinde verilmiştir.
Doktora verilen söz konusu yetki, Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi bildirgesinde şu şekilde lafzedilmiştir:
“Bilgilendirme, yalnızca bilgi vermemenin hasta üzerine açık ve pozitif bir tesirinin olacağına inanmak için geçerli bir nedenin olduğu zamanlarda kısıtlanabilir.”
Hastanın bu konudaki bir başka hakkı da informasyon verilmesini yasaklamadır ve Hasta Hakları Yönetmeliğinin 20. Maddesinde yer almıştır:
“İlgili mevzuat hükümlerine ve hastalığın mahiyetine gore yetkili mercilerce alınacak tedbirlerin gerektirdiği haller dışında; hasta, sıhhat durumu hakkında kendisine veya ailesine veya yakınlarına informasyon verilmemesini isteyebilir.”
Burada hastaya hak verilirken ilgili mevzuat hükümlerinin ve hastalığın mahiyetine göre yetkili mercilerce alınacak tedbirlerin gerektirmemesi şartına bağlanmıştır.
Aynı hak hastaya Bali Bildirgesi vasıtasıyla da şu hükümle verilmiştir:
“Hastalar bir başka bireyin yaşamcığının korunması için gerekli olmadığı sürece ve kati olarak belirttikleri takdirde bilgilendirilmeme hakkına sahiptir.”
Görüldüğü üzere Bali Bildirgesinde de bu yargı şarta bağlanmıştır. Bu şart da başka kişinin yaşam deliğinin korunması için gerekli olmaması ve hastanın kesin olarak belirtmesidir.
Söz mevzusu hak, Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesinde de yer almaktadır:
“Hastalar kati olarak belirttikleri takdirde, bilgilendirilmeme hakkına sahiptirler.”

5. Hastanın Öncelik Sırasının Belirlenmesini İsteme Hakkı
Bu hak, hastaya Hasta Hakları Yönetmeliğinin 10 maddesiyle verilmiştir:
“sıhhat kurumunun hizmet verme imkanlarının yetersiz yada sınırlı olması sebebiyle sıhhat hizmeti talebi süreında karşılanamayan hallerde, hastanın, öncelik hakkının tıbbi kriterlere dayalı ve objektif olarak belirlenmesini istemek hakkı vardır.
Acil ve adli vak'alar ile yaşlılar ve özürlüler hakkında öncelik sırasının belirlenmesinde ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.”

6. Hastanın Tıbbi Gerekliliklere Uygun Teşhis, Tedavi ve Bakım Hakkı
doktor, öncelikle teşhiste, kısaca tanı koymada tıbbi gereklere uygun olarak davranmalı ve var olması ihtiyaç duyulan tıbbi özeni göstermelidir. Bunu izleyen aşamada ise tıbbi gereklere uygun bir halde tıbbi özen gösterilmek kaydıyla tedavi ve bakımı sağlamalıdır.19
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 11. Maddesinde yer alan bu hak şu şekilde lafzedilmiştir:
“Hasta, modern tıbbi bilgi ve hızla gelişen teknolojinin gereklerine uygun olarak teşhisinin konulmasını, tedavisinin yapılmasını ve bakımını istemek hakkına haizdir.
Tababetin ilkelerine ve tababet ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı yada aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi yapılamaz.”
Aynı hak, Bali Bildirgesinin 1. Maddesinde yer verilmiştir:
“Hasta her süre yararına en uygun şekilde tedavi edilmelidir. Uygulanan tedavi genel kabul gören tıbbi ilkelere uygun olmalıdır.”
Söz mevzusu hak, Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsün 1. Maddesinde de yer almaktadır:
“Her bir kişi hastalıktan korunmak için uygun hizmet (tedavi) alma (görme) hakkına sahiptir.
Bu amaca ulaşmak için sağlık hizmetlerinin görevi, risk taşıyan çeşitli grupların düzenli aralıklarla ücretsiz olarak sıhhat hizmetlerinden ve bilimsel araştırma sonuçları ile teknolojik yeniliklerden herkesin yararlanmasını sağlamaktır.”

7. Hastanın Tıbbi Özen Gösterilmesini İsteme Hakkı
Bu hak, hekime müdahale ve tedavi sırasında belirli bir kaliteyi sağlama yükümlülüğü vermektedir. Sonuç ne olursa olsun, hastanın acı çekmemesi bu kalitenin ilk şartıdır.
Hastanın bu hakkı, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 14. Maddesinde ele alınmıştır:
“Personel, hastanın durumunun gerektirdiği tıbbi özeni gösterir. Hastanın hayatını kurtarmak yada sağlığını korumak mümkün olmadığı takdirde dahi, ıstırabını azaltmaya veya dindirmeye çalışmak zorunludur.”
Aynı hak Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsünde de yer verilmiştir:
“Her kişi hastalığının her evresinde (aşamasında), mümkün olduğu ölçüde acı ve sıkıntıdan korunma hakkına sahiptir.
Sıhhat Hizmetleri, bu bağlamda(bu amaçla) hastanın tedavisinin rahat ve rahat geçmesi için gerekli tedbirleri almalıdır.”

8. Gizlilik Hakkı
Kişisel verilerin gizli saklı tutulması, günümüzde hem kamu hukuku bununla beraber özel hukuk bakımından garanti altına alınmış ve ülkemizde Hasta Hakları Yönetmeliği vesilesiyle Tıp Hukukuna da uyarlanmıştır. Sıhhat hizmetinden yararlanan kişilerin sıhhat durumlarına ve kişisel yaşamına ilişkin bilgilerin gizliliği esastır.
Ferdin bilgilerinin gizli tutulması,
Bu hakka yönetmeliğin 5. Maddesinin f bendinde
“Kanun ile müsaade edilen haller ile tıbbi zorunluluklar dışında, hastanın özel yaşamının ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”
hükmüyle ilke olarak yer verilmesinin yanı sıra, hak, yönetmeliğin 21. Maddesinde de ele alınmıştır:
“Hastanın, mahremiyetine saygı gösterilmesi esastır. Hasta mahremiyetinin korunmasını açıkça talep de edebilir. Her türlü tıbbi müdahale, hastanın mahremiyetine saygı gösterilmek suretiyle icra edilir.
Mahremiyete saygı gösterilmesi ve bunu istemek hakkı;
a) Hastanın, sıhhat durumu ile ilgili tıbbi değerlendirmelerin gizlilik içerisinde yürütülmesini,
b) Muayenenin, teşhisin, tedavinin ve hasta ile doğrudan teması gerektiren diğer işlemlerin makul bir gizlilik ortamında gerçekleştirilmesini,
c) Tıbben sakınca olmayan hallerde yanında bir yakınının bulunmasına izin verilmesini,
d) Tedavisi ile direkt ilgili olmayan kimselerin, tıbbi müdahale esnasında bulunmamasını,
e) Hastalığın mahiyeti gerektirmedikçe hastanın şahsi ve ailevi yaşamına *müdahale edilmemesini,
f) sağlık harcamalarının kaynağının gizli tutulmasını, kapsar.”
ek olarak gene yönetmeliğin “Bilgilerin gizli Tutulması” başlıklı 23. Maddesi, bu hakkı pekiştirmektedir:
“sağlık hizmetinin verilmesi sebebiyle edinilen bilgiler, kanun ile müsaade edilen haller dışında, aslabir şekilde açıklanamaz.
Bireyin rızasına dayansa bile, kişilik haklarından tümüyle vazgeçilmesi, bu hakların başkalarına devri veya aşırı şekilde sınırlanması neticesini doğuran hallerde bilginin açıklanması, bunları açıklayanın hukuki sorumluluğunu kaldırmaz.
Hukuki ve etik yönden geçerli ve haklı bir sebebe dayanmaksızın hastaya zarar verme ihtimali bulunan bilginin ifşa edilmesi, personelin ve öteki kimselerin hukuki ve cezai sorumluluğunu da gerektirir.
Araştırma ve eğitim amacı ile yapılan faaliyetlerde de hastanın kimlik bilgileri, rızası olmaksızın açıklanamaz.”
Bu maddeye gore, ancak ve ancak cemiyet sağlığını ilgilendiren mevzular kamuoyuna açıklanabilir. 23. Maddede, söz konusu hakkın ihlali durumunda ferdin rızasının olması bile dikkate alınmamıştır.
Bu hak Lizbon Bildirgesinde de garanti altına alınmıştır:
“Hasta hekimden, tüm tıbbi ve özel hayatına ilişkin bilgilerin gizliliğine saygı duyulmasını bekleme hakkına sahiptir.”
Bali Bildirgesinin 8. Maddesinde de
“Hastanın sağlık durumu, tıbbi durumu, tanısı, prognozu, tedavisi ve kişiye özel diğer tüm bilgiler ölümden sonrasında bile gizli saklı olarak korunmalıdır. İstisna olarak hasta yakınlarının kendileri ilgili sağlık risklerini öğrenmeleri açısından bu bilgilere erişebilme hakkı olabilir.
Gizli bilgiler yalnız hastanın açık izni veya mahkemenin kati isteği üzerine açıklanabilir. Hastanın açık olarak izin vermediği durumlarda bu bilgiler yalnız bilgilendirilmesi ihtiyaç duyulan diğer sağlık personeline verilebilir.
Hastanın kimliğine ilişkin tüm bilgiler korunmalıdır. Bu bilgilerin korunması usulüne uygun yapılmalıdır. Bu tür verilerin alındığı insan ürünleri de aynı şekilde korunmalıdır.”
şeklinde koruma altına alınan gizlilik hakkı, Avrupa Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesinde de
“Hastanın sağlık durumu, tıbbi durumu, tanısı, prognozu, tedavisi hakkındaki ve kişiye özel diğer tüm bilgiler ölümden sonra bile gizli olarak korunmalıdır.
Hastaya ait bu bilgiler, yalnızca hastanın açık izni veya mahkemenin kati isteği üzerine açıklanabilir. Hastanın tedavisi ile ilgili öteki sağlık personeline ihtiyaç söz mevzusu olduğunda, hastanın onaylamaı olduğu varsayılarak davranılır.
Hastanın kimliğine dair bilgiler korunmalıdır. Bu bilgilerin korunması usulüne uygun yapılamalıdır.

Hastanın tanı, tedavi ve bakımı için gerekli olmadıkça ve ek olarak hasta izin vermedikçe, hastanın özel ve aile hayatına girilemez.”
hükmüyle ele alınmıştır.
Bu hak ek olarak Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsünde de yer almaktadır:
“Her birey kişisel bilgilerinin; sağlık durumu, meydana getirilen teşhis ve tedavi mevzularında bilginin yanı sıra teşhis ve tedavi yapılırken yada özel ziyaretlerinin gizliliğinin muhafazası hususunda, gizli saklı tutulmasını talep etme hakkına sahiptir.
Bir ferdin sıhhat durumuna veya ona uygulanan tıbbi/cerrahi tedaviye ilişkin data ve veriler gizli saklı olmalı ve öyle muhafaza(korunmalıdır) edilmelidir. Tıbbi/cerrahi müdahale esnasında bile kişisel gizliliğe saygı gösterilmeli, şu demek oluyor ki uygun ortamda yapılmalı ve gerçekten orada bulunması lüzumlu olan kişiler (hastanın tasdikı yada özel bir talebi olması durumları hariç) nezdinde yapılmalıdır.”

9. Güvenliğin Sağlanması Hakkı
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 37. Maddesinde
“her insanın, sağlık kuruluş ve müesseselerinde güvenlik içinde olmayı bekleme ve bunu istemek hakları vardır.
Tüm sıhhat müessese ve kuruluşları, hastaların ve ziyaretçi ve refakatçi şeklinde yakınlarının can ve mal güvenliklerinin korunması ve sağlanması için lüzumlu tedbirleri almak zorundadırlar.
Tutuklu ve hükümlülerin sıhhat kurum ve müesseselerinde muhafazaları ile ilgili özel mevzuat hükümleri saklıdır.”
şeklinde ele alınmıştır.
Ek olarak bu Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsünün 9. Maddesine mevzu olmuştur:
“Kötü işleyen sıhhat hizmetlerinden, tıbbi yanlışlık ve hatalardan meydana gelen zararlardan her bir kişinin korunma hakkı vardır ve yüksek güvenlik standartlarını karşılayan sağlık hizmetleri ve tedavilerinden de yararlanma hakkı vardır.
Bu hakkın garantilenmesi(temini) için hastane ve sağlık hizmetleri risk faktörlerini devamlı kontrol edip elektronik tıbbi cihazların uygun bir şekilde korunduğu ve operatörlerin (bu cihazları kullananların) iyi eğitilmiş olmasını temin etmelidir.
Diğer sağlık profesyonelleri tedavinin tüm aşamaları (evreleri) ve unsurlarının güvenliğinden tam olarak mesuldür.
Devamlı eğitim alarak ve örnekleri inceleyerek tıp doktorları hata riskine karşı korunmayı sağlamalıdır.
Üst amirlerine mevcut riskleri rapor eden sağlık mensubu muhtemel ters durumlardan korunmalıdır.”

10. Hastanın Dini vecibeleri yerine getirebilme ve dini hizmetlerden yaralanma hakkı
Bu hak, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 38. Maddesinde ele alınmıştır:
“sıhhat kuruluş ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken tedbirler alınır.
Müessese hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen tıbbi tedaviye hiçbir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini telkinde bulunmak ve onları içsel yönden desteklemek üzere talepleri halinde, dini inançlarına uygun olan din görevlisi çağrı edilir. Bunun için, sıhhat müessese ve kuruluşlarında uygun vakit ve mekan belirlenir.
İfadeye muktedir olmayıp da dini inancı malum ve kimsesiz olan agoni halindeki hastalar için de, talep şartı aranmaksızın, dini inançlarına uygun olan din görevlisi çağrılır.”
Bu hakların nasıl ve ne zaman kullanılacağı ve bu mevzuda alınacak tedbirler, sıhhat kuruluşunun çalışma usul ve esaslarını gösteren mevzuatta ek olarak düzenlenir.”
Lizbon Bildirisinin 6. Maddesinde
“Hasta, uygun bir dini temsilcinin yardımı da dahil olmak üzere ruhi ve manevi teselliyi kabul yada reddetme hakkına sahiptir.”
hükmüyle ele alınan bu hak, Bali Bildirgesinde de
“Hasta kendi dinine uygun bir dini temsilcinin ruhi ve moral tesellisini kabul yada reddetme hakkına sahiptir.”
şeklinde yer verilmiştir.

11. İnsani değerlere saygı gösterilmesi ve ziyaret
Bu hak, Hasta hakları Yönetmeliğinin 38. Maddesinde ele alınmıştır:
“Hasta, kişilik değerlerine uygun bir şekilde ve ortamda sıhhat hizmetlerinden yaralanma hakkına sahiptir.
Sıhhat hizmetlerinde vazife alan bütün personel; hastalara, yakınlarına ve ziyaretçilere güleryüzlü, nazik, şefkatli ve sıhhat hizmetleri ile ilgili mevzuat ve bu Yönetmelik hükümlerine uygun şekilde davranmak zorundadır.
Sağlık hizmetlerinin her safhasında, hastalara, onların bedeni ve ruhi durumları dikkate alınarak, hangi işlemin neden ve iyi mi yapıldığı, yapılacağı ve bekletilmeleri söz konusu ise, bekletilmenin sebepleri hususunda lüzumlu ve kafi bilgi verilir.
Sıhhat kurum ve kurumlarında, insan haysiyetine yakışır gereken her türlü hijyenik şartların sağlanması, gürültünün ve rahatsız edici öteki tüm etkenlerin bertaraf edilmesi esastır. Gerektiğinde, bu hususlar hasta tarafınca talep konusu yapılabilir.
Hasta ziyaretçilerinin kabul edilmesi, kuruluş yada kuruluşça belirlenen usul ve esaslara uygun olarak ve hastaların huzur ve sükûnlarını bozacak eylem ve tutumlara sebebiyet vermeyecek şekilde gerçekleştirilir ve bu mevzuda gereken tedbirler alınır.”
ek olarak bu hak Bali Bildirgesinde de şu hüküm vesilesiyle yer almıştır:
“Tüm tıbbi bakım ve eğitim sürecinde hastanın onuruna ve özel hayatına onun kültür ve değerleri göz önüne alınarak saygı gösterilmelidir.”
Amsterdam Bildirgesin de ise bu hak,
“Hastalar, tanı, tedavi ve bakımları sırasında saygı görme, kültür ve değerlerine uygun şekilde davranılma hakkına sahiptir.
Hastaların, bakım ve tedavileri süresince arkadaşları, akrabaları ve aileleri tarafından desteklenme ve her vakit içsel destek ve yol gösterilme hakları vardır.”
Hükümleriyle ele alınmıştır.

12. Refakatçi bulundurulması
Hastanın bir öteki hakkı olan refakatçi bulundurma hakkı, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 40. Maddesinde yer almaktadır:
“Muayene ve tedavi esnasında hastaya yardımcı olmak üzere; mevzuatın ve kurum imkanlarının elverdiği ve hastanın sağlık durumunun gerektirdiği ölçüde, tedaviden sorumlu olan tabibin uygun görmesine bağlı olarak, refakatçi bulundurulması istenebilir.
Bu hakkın nasıl ve ne süre kullanılacağı ve bu konuda alınacak tedbirler, sıhhat kurum ve kurumunun çalışma usul ve esaslarını gösteren mevzuata ayrıca düzenlenir.”

13. Hastanın Müracaat, Şikâyet ve Dava Hakkı
Bu hak, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 42. Maddesinde,
“Hastanın ve hasta ile ilgili bulunanların, hasta haklarının ihlali halinde, mevzuat çerçevesinde her türlü müracaat, şikayet ve dava hakları vardır.”
şeklinde yer almaktadır.

"Hasta Hakları" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Tuğçe Oral'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder

  Hekimin Yükümlülükleri
Yazar: siirvehikaye - 10.01.2017 13:07 - Yorum Yok

Hekimin Yükümlülükleri
1. İnsan Yaşamını Koruma Yükümü
2. Hekimlik Meslek Kurallarına Uygun Davranma Yükümü
3. Hasta Haklarına Özen Gösterme Yükümü
4. Teşhis Koyma Yükümü
5. En Uygun Tedaviyi Seçme Yükümü
6. Malpraktisten Kaçınma Yükümü
7. Dikkat ve Özen Gösterme Yükümü
8. Hekimin Sır gizleme Yükümlülüğü
9. Hekimin İhbar Yükümü
10.Hekimin Dosya Tutma Yükümü

GİRİŞ
yükümlülük, kelime anlamı olarak, yapılması zorunlu olan işi yada bir işi yapma zorunluluğunu, doğrusu yükümlü olma durumunu ifade eder.
Hukuki olarak mecburiyet, hukuk kurallarının tanıdığı yetki karşılığında getirmiş olduğu sorumluluktur.
Hekimlerin yükümlülükleri hekimlerin görevleri dolayısıyla ifa etmek zorunda oldukları eylemlerdir.
Doktor ile hasta bir hukuki birlikteliğin karşılıklı tarafları olduğundan, hekimlerin yükümlülükleri aslında şu demek oluyor ki “hastaların hakları” şeklinde nitelendirilebilir.
Bu yükümlülükleri şu ana başlıklar altında toplayabiliriz:
* İnsan yaşamını koruma yükümü
* Hekimlik meslek kurallarına uygun davranma yükümü
* Hasta Haklarına özen gösterme yükümü
* Teşhis koyma yükümü
* En uygun tedaviyi seçme yükümü
* Malpraktisten kaçınma yükümü
* Dikkat ve özen yükümü
* Aydınlatma yükümü
* Hastanın Rızasını(onaylamaını) Alma Yükümü
* Sır saklama yükümü
* İhbar yükümü
* Dosya Tutma Yükümü
* bilgi ve deneyimini geliştirme yükümü
Bu yükümlülüklerden Aydınlatma ve Hastanın Rızasını Alma Yükümü bir başka makalede incelenmiştir.

HEKİMİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ

1. İnsan Yaşamını Koruma Yükümü
Hekimlik mesleğinin ilk amacı, insan yaşam deliğinin devamını sağlamaktır.
Tedavi (hekimlik) sözleşmesinin mevzusu, diğer sözleşmelerden farklı olarak, tarafların haricinde bir edim olmayıp, doğrudan taraflardan birinin yani hastanın bedensel bütünlüğü ve yaşamcığının devamını sağlamadır. Hekimin yerine getirmekle yükümlü olduğu ilk edim, sözleşmenin karşı tarafının yani hastanın yaşamını korumaktır.

2. Hekimlik Meslek Kurallarına Uygun Davranma Yükümü
Hekimlik mesleği, mesleğin özü itibariyle insan yaşamını ilgilendirdiği için, doktor, karşısındaki insana kısaca hastasına bakılırsa, herhangi bir değerle değişilemeyecek kadar büyük önem taşımaktadır. Buna rağmen hekimler, meslek etiği kurallarına uymalı ve hastasının yüklediği bu değeri istismar etmemelidir.

3. Hasta Haklarına Özen Gösterme Yükümü
Hasta Hakları, genel olarak insan haklarının, hasta olan kişilere özgülenmiş halidir. Hekim, az önce de belirttiğimiz şeklinde karşısında büyük örutubet taşıdığı hastasının, insan olduğu için haiz olduğu haklarına özen göstermelidir.

4. Teşhis Koyma Yükümü
Tıbbi müdahale, fizyolojik yahut psikolojik nitelikteki hastalıkları, acıları, hastalık niteliğini taşımayan fiziksel (örneğin belli dereceye kadar şaşılık) veya psikolojik bozuklukları, yine hastalık niteliğini taşımayan şikayetleri (örneğin, hamilelik esnasındaki şikayetleri) önlemek, teşhis etmek, iyileştirmek ya da bu tarz şeylerin tesirini hafifletmek amacıyla doğruda yahut dolaylı olarak tedavi amacı güden insan vücuduna meydana getirilen tüm müdahalelerdir.1
doktor, tıbbi müdahalesini yerine getirirken ifa etmesi ihtiyaç duyulan ilk edim, teşhis koyma şu demek oluyor ki rahatsızlığı belirleme edimidir. Hekim, teşhisi koyarken, lüzumlu tüm tetkikleri özenle yapmalı ve bu sırada da tüm teknolojik gelişmelerden yararlanmalıdır.
Bu hekimin teşhis koyma yükümlülüğünün 3 kısımdan oluştuğunu söyleyebiliriz:
* Anamnezi Tam ve Doğru Alma Yükümü: Anamnez, doktorun hastaya teşhis koyma amacıyla ona sordurulmuş olduğu sorular sonucu elde ettiği “hasta öyküsü”dür. Hastanın mevcut yahut geçmiş hastalıkları hakkında, kendisinden ya da bir yakınından alınan bilgilerdir. Anamnezde olması gereken bilgiler şunlardır:
-Hastanın kimlik detayları
-Hastanın rahatsızlıkları
-Hastanın önceden geçirdiği belli rahatsızlıklar
-Hastanın kronik bir rahatsızlığının olup olmadığı
-Hastanın ailesinde belli hastalıkların olup olmadığı
-Hastanın sosyoekonomik durumu
-Hastanın alışkanlıkları
Anamnez, hekimin teşhis koyması esnasında en önemli adımdır. Fiziki muayene ve yapılabilecek tetkikler büyük çoğunlukla anamneze gore belirlenir.
* Fiziki Muayene Yapma Yükümü: Fiziki muayene, doktorun elle yada basit bazı çalgılarla teşhis koymaya çalışmasıdır. Fiziki muayene dört kısımdan oluşur. Bu kısımlar:
-İnspeksiyon: İnspeksiyon, fiziki muayenenin ilk aşaması olup, doğrusu gözle muayene olarak bilinebilir. Doktor hastanın cilt rengine, venöz dolgunluk olup olmadığına, kolleteraller olup olmadığına; ciltte kabarıklık, şişlik,ameliyat izi,darp izi vs. Olup olmadığına; skleralarının(göz akı) rengine*;göz kapakları ve mukozalarının rengine ve birçok başka etkene bakılır.2
-Palpasyon: Hastanın söz konusu bölgesinin elle dokunarak muayene edilmesidir. Amaç bölgede herhangi anormal bir şişlik olup olmadığını tespit etmektir. Bu yüzden palpasyon kesinlikle bilateral (bakışımlı) bir halde yapılmalıdır. Palpasyonda atlanmaması ihtiyaç duyulan şayet muayene bölgesinde var ise lenf nodlarının büyüklüklerinin normal olup olmadığının denetim edilmesidir. Ayrıca palpasyonda hastanın kalp atışları yada solunum titreşimi de araştırılabilir. Bunlar da olup olmamaları, şiddetleri yada karakterleri belirlenerek hekime bazı bilgiler verir. Palpasyon yüzeysel palpasyon ve derin palpasyon olmak üzere ikiye ayrılır. Önce uygulanması gereken yüzeysel palpasyondur. Palpasyonda ellerin soğuk olmaması önemlidir. Örneğin bir batın muayenesinde eller soğuk olursa istemsiz olarak ellediğimiz bölgedeki kaslar kasılır ve yanlış bulguya sebep olur.3
-Perküsyon: Perküsyon özellikle batında(karın) ve toraksta(göğüs) kullanılır. Sol elin orta parmağı hastanın muayene edilecek bölgesine koyulur,sesin şiddetinin azalmasını engellemek için öteki parmaklar cilde değmeyecek şekilde tutulur. Sağ elin başparmağı sol elin orta parmak ucuna vurulur. Vurma hareketi bilekten sağlanır,vurucu parmak oynatılmaz. Perküsyonda fakatç iç organların normalde boş veya dolu olan kısımlarını kontrol etmektir. İçi boş olan organlar yahut vücut kompartımanları timpanik ses(tiz) verirken, dolu organlar yahut içi dolu olan vücut kompartımanları mat(bas) ses verir. Normalde boş olması gereken bölgeden dolu ses alıyorsak bu bir patoloji olduğunu gösterir.4
-Oskultasyon: Hastanın sözkonusu bölgesinin steteskop vesilesiyle dinlenmesidir. Bu yöntem genelde göğüs hastalıkları ve batın hastalıklarını araştırmada kullanılır. Organlardaki düzgüsel ve anormal sesler dinlenir. Oskültasyon batın muayenesinde inspeksiyondan derhal sonrasında yapılır. Çünkü elle baskı yapıldığında batındaki iç organların düzgüsel kasılma ritmleri değişmiş olur ve yanlış bulguya sebep olur.5
* gerekli tetkiklere başvurma: hekim iyi bir tedavi uygulayabilmek için teşhisini doğru koyması gerekir. Teşhisin doğru koyulabilmesini sağlayan en önemli adım tetkiklere başvurmadır. Tabip gerek duyduğunda teşhisini kesinleştirmek için kan ve idrar tahlili, bilgisayarlı tomografi, ultrasonografi, yada MR gibi tetkiklere başvurmalıdır.

5. En Uygun Tedaviyi Seçme Yükümü
doktor, Hipokrat yemini dolayısıyla münhasıran hastanın iyiliğini düşünmek zorundadır.6 Aldığı anamnez, yaptığı fiziki muayene ve yaptırdığı tetkikler sonucu mesleki informasyon ve tecrübesiyle bir teşhis koyar. Arkasından yine mesleki data ve tecrübesiyle hastanın durumuna en uygun, teknolojik bakımdan en ileri ve minimum acı çektirecek tedaviyi belirler.7 Bu tedavi yöntemini belirlerken, hastanın rızasına başvurmak zorunda olsa da, bu noktada hekimin iki hakkı bulunmaktadır:
* Hekimin tedaviyi seçme hakkı: hekim, hastasını bilgilendirdikten sonra, yapacağı tedaviyi kendisi seçer ve tedaviyi kendi yöntemlerine bakılırsa yürütür. Burada tek şart, hekimin hastasını bilgilendirmesidir. Ayrıca hukukumuzda tedavi sözleşmesinin bir kaide olarak vekalet sözleşmesi sayıldığını belirtmiştik. Hizmet sözleşmesinden farklı olarak, vekalet sözleşmesinde, müvekkilin vekile, -bunu hasta hekim ilişkisine uyarlarsak, hastanın doktora- buyruk verme hakkı yoktur.
* Hekimin tedaviyi reddetme hakkı: Hekimin tedaviyi reddetme hakkı konusunda Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinde iki hüküm bulunmaktadır.
Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 18. Maddesine bakılırsa,
“hekim ve diş tabibi, acil yardım, resmi yada insani vazifenin ifası halleri hariç olmak üzere, mesleki veya şahsi sebeplerle hastaya bakmayı reddedebilir.”
Aynı Nizamnamenin 19. Maddesine göre ise,
“tabip ve diş tabibi, mesleki veya şahsi sebeplerle, tedaviyi bitirmeden hastasını bırakabilir. Sadece bu benzer biçimde hallerde, diğer bir meslektaşın tedavi veya müdahalesine imkân verecek zamanı evvelden hesaplayarak hastayı vaktinde haberdar etmesi şarttır. Hastanın bırakılması halinde yaşamın tehlikeye düşmesi yada sıhhatinin zarara uğraması olası ise, diğer bir meslektaş temin edilmedikçe, hastayı terk edemez.
Hastayı bu suretle terk eden doktor veya diş tabibi, lüzum gördüğü veya hasta tarafınca talep edilmiş olduğu takdirde, tedavi vakitına ilişik müşahede notlarını verir”.
Bu hükümlere nazaran, tabip, kaide olarak hastasına bakmayı reddedebilir. Sadece 18. Maddede geçen “resmi vazife” hükmü dolayısıyla, bu kural, özgür çalışan hekimler bakımından acil haller ile insani vazifenin ifası halleri hariç olmak üzere mutlak olarak geçerliyken, kamu görevlisi hekimler bakımından aynı şeyi bu kadar net bir şekilde söylemek mümkün değildir.8 konuyu maddeler halinde sıralarsak:
- Acil yardım, insani vazifenin ifası hallerinde hastayı ret hakkı bulunmamaktadır. Bu mevzuda özgür çalışan veya kamu görevlisi olan hekimler arasında bir fark bulunmamaktadır, iki grup da acil yardım ve insani vazifenin ifası hallerinde müdahale etmek zorundadır.
-özgür çalışan hekimler, yukarıda belirttiğimiz istisnai haller dışında, asgari ölçüde lüzumlu oranda önceden haber vermek ve hastaya bakmayı reddetmesi halinde hastanın hayatı yada sağlık durumunun zarara uğramayacak olması durumunda yeni bir meslektaşını temin etmek şartıyla mesleki veya şahsi sebeplerle hastasına bakmayı reddedebilir.
-Hekimin hastasına bakmayı reddetmesi konusundaki asıl münakaşa mevzusu olan kamu görevlisi hekimler üzerinde, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 18. Maddesinde geçen “resmi vazife” hükmü dolayısıyla, ilk anda hastasını tedavi etmeyi reddedemeyeceği kanısına varsak da, genel olarak insan hakları düşünüldüğünde, söz mevzusu birey kamu görevlisi olsa da bu kişiye istemediği bir eylemi yaptırmak mümkün değildir. Dolayısıyla kamu görevlisi doktor, hastasını aynı gün, aynı hastaneden, aynı poliklinikten bir başka meslektaşına yönlendirdiği ve hastanın tedavisini sağladığı takdirde, hastasına bakmayı reddetme hakkına haizdir.

6. Malpraktisten Kaçınma Yükümü
Malpraktis, doktorun tedavi esnasında standart uygulamayı yapmaması, kabiliyet eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan “zarardır”.
Doktor tedavisi sırasında, teşhis koyduğu rahatsızlık için tıptaki standart uygulamayı yapmak zorundadır. Bu mevzuda hekimin kendini sürekli geliştirmesi yükümlülüğü karşımıza çıkmaktadır. Eğer hekim, tıptaki gelişmeleri izlememişse, bilgilerini geliştirmemişse ve eski tedavi yöntemlerinden öteye geçememişse öncelikle meslek sorumluluğu söz konusu olacak ve bunun yanı sıra dikkatsizliği nedeniyle de sorumlu olacaktır. 9

7. Dikkat ve Özen Gösterme Yükümü
Hasta ile hekimin arasındaki ilişki, bir çok yazar tarafınca vekâlet sözleşmesi olarak nitelendirilir. Bu durumda hekimin göstermek zorunda olduğu özenin ölçüsünün sınırları öncelikle Borçlar Kanununun 390. Maddesiyle çizilmiştir:
“Vekilin mesuliyeti, umumi surette işçinin mesuliyetine ilişik hükümlere tabidir.
Vekil, müvekkile karşı vekaleti iyi bir suretle ifa ile mükelleftir.
Vekil, başkasını tevkile mezun yada hal icabına bakılırsa mecbur olmadıkça yada tane başkasını kendi yerine ikameye müsait bulunmadıkça müvekkilünbihi kendisi yapmağa mecburdur.”
Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 2. Maddesi bu konuya yer vermektedir:
“tabip ve diş tabibinin başta gelen vazifesi, insan sağlığına, hayatına ve şahsiyetine özen ve hürmet göstermektir.
*****hekim ve diş tabibi; hastanın cinsiyeti, ırkı, milliyeti, dini ve mezhebi, ahlâki düşünceleri, karakter ve şahsiyeti, içtimai seviyesi, mevkii ve siyasal kanaati ne olursa olsun, muayene ve tedavi hususunda âzami dikkat ve özenı göstermekle mükelleftir.”
ayrıca yine Tıbbi Deontoloji Tüzüğünün 14. Maddesinde bu konuyla ilgili olarak,
“hekim ve diş tabibi, hastanın vaziyetinin icap ettirdiği sıhhi itinaı gösterir. Hastanın yaşamını kurtarmak ve sıhhatini korumak mümkün olmadığı takdirde dahi, ıstırabını azaltmaya veya dindirmeye çalışmakla mükelleftir.”
hükmü yer almıştır.
Hekimden beklenen, tanı ve tedavide ülkenin sıhhat ve çalışma koşullarına gore normal tedbir ve dikkati göstermesidir. Beklenen özenin derecesi, her somut vakada aynı düzeyde olmaz. Risk ve tehlike arttıkça özenin derecesi de yükseltilmelidir10
Hekimin göstereceği özenin gereklerinden biri, hekimin, kendi uzmanlık alanına ilişkin gelişmeleri, yeni tedavi yöntemlerini izlemesi, devamlı yeni bilgiler edinmesi; bu tarz şeylerin denenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış olanlarını* uygulaması ve artık yanlışlığı saptanmış eski tedavi şekillerinden kaçınmasıdır. Doktor, yeni tedavi yöntemlerini izlemediğini ve bilmediğini ileri sürerek sorumluluktan kurtulamaz; aksine yükümlülüklerinden birini ihlal etmiş olur ve meslekî ve tazmin sorumluluğu ortaya çıkar. Doktor özellikle hastalığı teşhis aşamasında kullanılan, teknolojiye dayanan ve değişen teknolojinin gelişmesiyle gelişme gösteren görüntüleme aygıtlarını ve benzeri tıbbi çalgıları takip etmeli, laboratuarlardan yararlanmalı, tahlil sonuçlarını ve görüntüleme aygıtlarından gelen neticeları,* iyi değerlendirmelidir.
Hekimin göstereceği özen yükümlülüğünün gereklerinden bir diğeri, tedavi öncesi hastanın bedensel yapısını incelemesidir. Sadece bunun sonucunda doktor başlayacağı tedavinin yan etkilerini öngörebilir ve bu yan etkilerin gerçekleşmemesi için çeşitli önlemler alabilir.
Doktor ek olarak, ani ve beklenmedik gelişmelere karşı hastalığın ve tedavinin seyrini sürekli izlemeli ve kayıtlarını tutmalıdır. Bunun yanında tabip, gözlemleri çerçevesinde hastayı bilgilendirmelidir.
Doktor şüphesiz ameliyatlarda yüksek özen göstermek zorundadır. Her ameliyatın ufak ya da büyük yaşamsal tehlikesi olmakla beraber, her ameliyat, birçok tehlikeyi beraberinde getirir. Doktorun en küçük bir hatasını hastanın canıyla ödeyebileceğini göz önüne alırsak, tabip, ameliyata hazırlık aşamasından ameliyat sonrası hastanın ayılma anına kadar her evreyi denetim ve nezaret altında tutmak zorundadır. Doktor, ameliyat öncesinde ameliyat odası ve ameliyatta kullanılacak aletlerin yeterince temiz, mikroplardan arındırılmış olup olmadıklarını, elektronik aygıtların amaca uygun* ve çalışır durumda bulunup bulunmadıklarını denetlemelidir. Hekim ameliyat esnasında kendisine yardım edecek kişileri doğru seçmeli, onların bilgi ve becerilerini önceden araştırmalı, özellikle narkoz ve anestezi uzmanını seçmede aşırı titiz davranmalıdır. Doktor, doğabilecek sonuçları göz önüne alarak, ameliyata girerken kendi ruhsal dünyasını, ruhsal durumunu da denetim etmelidir. Ameliyat esnasında son derece dikkatli olmalı, tüm kişisel sorunlarını dışarıda bırakmalı, gerginlikten ve sinirlilikten uzak olmalıdır.*
Bu mevzuda birçok Yargıtay kararı bulunmaktadır. Bunardan birkaçını örnek verecek olursak,
“Böbrek ameliyatı olan hastanın karnında 2 metre uzunluğunda gazlı tampon unutulmuş; hasta on yıl boyunca ağrı çektikten sonrasında, sebebi anlaşılıp ikinci ameliyatla gazlı tampon çıkarılmıştır.”11
“Burnundan rahat nefes alamayan davacıyı ameliyat eden tabip, ameliyat sırasında kırılan iğne ucunu bulamadığı ve *çıkartamadığı için, onu orada öylece bırakmış, durumdan hastasını bilgilendirmemiş; davacı* uzun süre burnunda kırık iğne ucu* bulunduğunu bilmeden acı çekmiş, doktor alerjidendir geçer diyerek onu oyalamış; en sonunda başka bir doktora giden davacının röntgeni çekilerek durum anlaşılmış ve ikinci ameliyatla kırık iğne ucu çıkarılmıştır.”12
“Göğüste meme bölgesinde tümoral kitle ve batında fıtık yakınmalarıyla özel hastaneye gelen 61 yaşındaki kadın hastaya, aynı anda iki ameliyatın art arda yapılması kararı verilmiş; ilk olarak göğüsteki kitleyi alan ameliyat ekibinin işi bittikten sonra, hasta,* aynı masada fıtık ameliyatı yapacak ekibe teslim edilmiş; bu ikinci ameliyat esnasında* tansiyonu düşen ve kanama sebebiyle bilinci kaybolan hasta yoğun bakımda iken ölmüştür.* meydana getirilen incelemede ölümün inferior dalının kopması ve gelişen kanamadan ileri geldiği, bu damar arızasının ameliyat sırasında oluştuğu, vakitında fark edilip onarılmadığı için ölüme* yol açtığı saptanmış; ameliyat ekibi sorumlusu operatör kusurlu bulunmuştur.”13
“Over kisti tanısıyla batın ameliyatı olan hastanın, karnında 15 cm. çapında gazlı bez unutulmuş; hasta iki yıl acılar içinde kıvranmış, dolaştığı çeşitli hekimler ağrıların nedenini saptamada zorlanmışlar; son olarak bir operatör tarafından batını açıp bakma önerisi üzerine ağrıların nedeni anlaşılmış ve gazlı bez bulunmuş olduğu yerden çıkarılarak hasta sağlığına kavuşturulmuştur.”14
“Üst solunum yolları rahatsızlığı nedeniyle hastaneye başvuran hastaya, doktorun yazdığı pronopen adlı iğnenin görevli sağlık memuru tarafından kalçadan yapılmasının derhal ardından bacağı uyuşmaya başlamış; meydana getirilen denetim ve tedaviye karşın iğne sırasında* siyatik sinirinin delinmesi nedeniyle hasta felç olmuş ve %28.2 oranında gövde gücü kaybına uğramıştır.”15
“Trafik kazası sonucu hastaneye yaralı getirilen ferdin, görevli doktor ve hemşire tarafınca yeterli kontrol ve muayene ile gelişen klinik bulgulara uygun müdahalede bulunmaması sebebiyle, yaralı ölmüş; hekim ve hemşire kusurlu bulunmuşlardır.” 16
Bu konuda başka Yargıtay kararları da bulunmaktadır.17

8. Hekimin Sır gizleme Yükümlülüğü
Hasta ile tabip arasındaki ilişki bir vekâlet akdi olup, güven unsuru bu ilişkide ön plandadır. Doktor, bu güven ilişkisi dolayısıyla hastanın kendisine vermiş olduğu detayları saklama yükümlülüğü altındadır. 18
Hekimin bu yükümü, başta Hipokrat Yeminine dayanmaktadır.19
Mevzuatımızda bu yükümlülüğü hekime Tıbbi Deontoloji Tüzüğünün 4. Maddesinin birinci fıkrası vermiştir:
“doktor ve diş tabibi, meslek ve sanatının icrası vesilesiyle muttali olduğu sırları, kanuni zorunluluk olmadıkça, ifşa edemez.”
ayrıca Hasta hakları Yönetmeliğinin 20. Maddesi de bunu bir hasta hakkı olarak tanımlamakta ve şu şekilde ifade etmektedir:
“İlgili mevzuat hükümlerine ve hastalığın mahiyetine gore yetkili mercilerce alınacak tedbirlerin gerektirdiği haller dışında; hasta, sağlık durumu hakkında kendisine yada ailesine veya yakınlarına informasyon verilmemesini isteyebilir.”
konu, hekimlik meslek etiği açısından değerlendirilmek istendiği takdirde, Türk Tabipler Birliği tarafınca kabul edilen Hekimlik Meslek Etiği Kurallarının 9. Maddesinde
“tabip, hastasından mesleğini uygularken öğrendiği sırları açıklayamaz. Hastanın ölmesi yahut o hekimle ilişkisinin sona ermesi, hekimin bu yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Hastanın onam vermesi veya sırrın saklanmasının hasta ya da öteki insanoğluın yaşamını tehlikeye sokması durumunda, hastanın kişilik haklarının zedelenmemesi koşuluyla, doktor bu sırrı saklamakla yükümlü değildir.
Yasal zorunluluk durumlarında hekimin rapor düzenlemesi de, meslek sırlarının açıklanması anlamına gelmez.
Tabip, tanık yahut bilirkişi olarak mahkemeye çağrıldığında vakasın meslek sırrı olduğunu ileri sürerek bu görevlerinden çekilebilir.”
hükmü yer almıştır.
Gene hekimlik meslek etiği kuralları açısından konu ele alındığında Ruh Hekimliği (Psikiyatri) Meslek Etiği Kurallarının 6. Maddesi örutubet taşımaktadır:
“Herhangi bir psikiyatrik muayene ve sağaltım altındaki kişiyle ilgili tüm bilgiler hasta-tabip ilkeleri çerçevesinde saklı tutulmalıdır.* Bu informasyon yalnızca hastanın ruh sağlığını korumak ve geliştirmek amacı ile ve hastanın oluru alınarak gerektiğinde ve hastanın yararı için gereken ölçüde aile ile paylaşılabilir yahut başka uzman hekimlerle danışma amacı ile kullanılabilir. Ruh hekimleri, kişisel haklar, tedavi hakkı, yanlış mesleki uygulamalar vb. Durumlarla ilgili olarak hastasının yararı söz mevzusu olmadıkça, kendi siyasal, yönetsel, medyatik yahut maddi çıkarları, bilimsel nitelikli, mesleki veya kişisel yararları doğrultusunda hastasıyla ilgili detayları açıklamamalıdır.
Hasta hekim ilişkisi içinde edinilmiş olan bilgiler lüzumlu görüldüğünde mahkemede tanıklıktan yahut bilirkişilikten çekilmek için bir gerekçe oluşturabilir.** bireyin özel yaşamı, özel ilişkileri, savunma düzenekleri şeklinde ruhsal yapısıyla ilgili özel bilgiler istenildiğinde bunların mahkemede sunulması ferdin açık ve anlaşılır iznine bağlıdır.* Ruh hekimi birey için yararlı olmadığını organize ettiğinde, birey izin vermiş de olsa, bu tür detayları açıklamak zorunda olmadığını bilmelidir.
Gizlilik kaideı ancak hastanın kendisine veya çevresine ciddi bedensel, ruhsal ya da ekonomik zarar verme olasılığı var ise bozulabilir. Ruh hekimi gizlilik ilkesini bozmayı gerektirecek önemde bir durumla karşılaşmışsa, olabiliyorsa meslektaşları ile de danışarak, uygun göreceği bölgelere yahut kişilere izahat yapmak zorunda kalabilir. Bu durumlarda ruh hekimi bundan sonra atacağı adımla ilgili olarak koşullar elveriyorsa önce hastayı uyarmalıdır.
Ruh hekimi hastasının tanınmasına yol açacak ya da olası davranışlarının tahminine ilişkin herhangi bir bilgiyi başkalarına veya herhangi bir kuruluşa veremez.* birey adı, kimlik bilgileri, yüz görünümü gibi kişiyi tanıtacak tüm özelliklerin gizlenmesi koşuluyla, bilimsel bir tartışmada, eğitim süresinde, denetim ve konsültasyon amacı ile hekimler arasında hastalıkla ilgili bilgilerin aktarılması bu kuralın dışındadır.
Yasal zorunluluk durumlarında hekimin rapor düzenlemesi meslek gizeminin açıklanması anlamına gelmez”.
Bu mevzu, ayrıca 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun özel hayatın gizliliğini ihlal başlıklı 134. Maddesinin kapsamına sokulabilir.20 Zira, hekimin elinde hastanın özel yaşamına ilişkin bir çok informasyon ve belge bulunmaktadır.

9. Hekimin İhbar Yükümü
hekim, öncelikle toplumun sağlığını düşünmek zorunda olduğundan, her ne kadar sır saklamak zorunda olsa da belli durumlarda da ihbar yükümü bulunmaktadır. Hekimin suç duyurusu yükümü, sır gizleme yükümüyle çeliştiğinden, ne vakit suç duyurusu yükümünün devreye gireceği örutubet taşımaktadır.
Bu mevzuyu hekimin cezai sorumluluğu konusunda daha detaylı şekilde ele alacağız.

10. Hekimin Dosya Tutma Yükümü
Hasta ile tabip arasındaki ilişki kaide olarak bir vekalet akdi olduğundan, vekalet akdinin hükümlerine bakılırsa bu ilişki değerlendirilmelidir. Borçlar Kanununun 392. Maddesine gore, vekil müvekkiline yani hekim hastasına hesap vermek zorundadır:
“Vekil, müvekkilin talebi üzerine yapmış olduğu işin hesabını vermeğe ve bu cihetten dolayı her ne nam ile olursa olsun almış olduğu şeyi müvekkile tediyeye mecburdur.
Vekil zimmetinde kalan paranın faizini de vermeğe mecburdur.”
ayrıca hekime bir kusur iddiası durumunda söz konusu iddianın gerçek bulunduğunu kanıtlama etmek hastanın görevi değil; iddianın gerçek olmadığını ispat etmek, hekimin görevidir.
Bu nedenlerledir ki, tabip hastanın bilgilerini içeren bir dosya tutmalıdır.
Bu dosyada, hekimin ispatını kolaylaştırması açısından hastanın tüm bilgileri bulunmalıdır. Bunları yani
- Hastanın kimlik detayları
- Hastanın hastaneye geldiği andaki şikayetleri,
- olayla ilgili kısa bir hikaye,
- Semptom ve fiziki muayene bulguları,
- Tanıya yönelik incelem ve danışım neticeları,
- Ameliyat öncesi hastaya konulmuş olan olası veya kesin teşhis,
- Planlanan ameliyatın fakatç, teknik ve süresini, ameliyatta belirlenen bulguları, uygulanan anestezi türü,
- Hastanın ameliyat sonrası yaşamsal fonksiyonlarına ilişkin muayene bulguları,
- Hastaneden iyileşme yada ölüm nedeniyle ayrılıncaya kadar geçen sürede yapılan periyodik muayene bulguları, klinik seyri, istenen tetkik ve konsültasyon neticeları,
- Ölüm meydana gelmiş ise ölüm vakitını ve sebebine ilişkin detaylı bilgi
şeklinde sıralayabiliriz.21

"Hekimin Yükümlülükleri" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Tuğçe Oral'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder

  Hekimin Aydınlatma Ve Hastanın Rızasını Alma Yükümlülüğü
Yazar: siirvehikaye - 10.01.2017 13:06 - Yorum Yok

GİRİŞ
Hekimin Aydınlatma Yükümü
i. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Hukuksal Dayanakları
ii. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Amacı
iii.Hekimin Aydınlatma Yükümünün Türleri
a. Müdahale Aydınlatması- Kendi Geleceğini Belirleme Aydınlatması
b. Koruma Aydınlatması
c. öteki Özel Aydınlatma türleri
iv. Hekimin Aydınlatma Yükümlülüğünün Kapsamı
a. Aydınlatmanın Sınırları
b. Aydınlatma Yükümlüsü
c. Aydınlatılacak fert
d. Aydınlatmanın Şekli
e. Aydınlatmanın süreı
Hastanın Rızasını(tasdikını) Alma Yükümü
i. Rızanın Bulunmasındaki Ön Koşullar
a. Hastanın Rıza Ehliyetine sahip olması
b. Rızanın Müdahalede Bulunmaya Yetkili Kişilere Yöneltilmiş Olması
c. İradeyi Sakatlayan sebeplerin Bulunmaması
ii. Rıza gösterildiğine Dair yapılan Açıklamanın konusu, vakitı ve Şekli
a. Rızanın konusu
b. Rızanın zamanı
c. Rızanın Şekli
iii. Rızanın Özel Hükümlere Bağlandığı Durumlar
a. Organ ve Doku alınmasıb. Aile Planlaması Hizmeti ve Gebeliğin Sona Erdirilmesi
c. Tıbbi Araştırmalar
d. İlaç ve Terkiplerin Araştırma Amacıyla Kullanılması
iv. Rızanın Bulunmadığı Durumlar
e. Varsayılan Rıza
f. Rızanın Aranmadığı Durumlar

GİRİŞ
Hasta ile doktor arasındaki ilişki, durumun niteliği gereği, bir itimat ilişkisidir. Dolayısıyla, hasta hekime güvenmeli; tabip de hastanın güven duymasını sağlamalıdır. Bunun birinci şartı, hekimin hastayı, rahatsızlığı, tedavisi ve neticeları konusunda geniş ve ayrıntılı bir biçimde aydınlatması ve daha da önemlisi, bu aydınlatma karşılığında hastanın -veya somut vakasın gerektirmesi sonucu hasta yakınlarının- tedavi biçimine ve doğabilecek neticelar hususunda onaylama vermesi olacaktır.

Hekimin Aydınlatma Yükümü

Hasta-doktor ilişkisi hukuken bir vekalet ilişkisi olmakla beraber, işin doğası gereği, sözleşmenin taraflarından birinin konu üzerinde azca data sahibi olması gereği güven ilişkisidir.1 Aydınlatma yükümü, taraflar arası güven ilişkisinin mevcut olduğu ilişkilerde daha ön plana çıkmaktadır.2 Hekimin hasta üzerindeki her önlemi, hastanın da tasdikını, iştirakını gerektirir.3
Hasta ve hekimin, tedavide birlikte etkileri vardır. Doktor, kendi açısından hastasını, hastalığı ve durumu açısından aydınlatmalıdır.4
Aydınlatma kavramının yüküm, yüklenti5, ödev6, zorunluluk kavramlarından hangisine dahil olduğu tartışmalıdır.7 sadece sonuç olarak aydınlatma yükümlülüğü ihlal edilmiş olduğu takdirde, hukuksal bir müeyyideyle karşılaşılacaktır.

I. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Hukuksal Dayanakları
Aydınlatma, hekimin vereceği bilgilerle uygulanması kabul edilen tedavi yöntemi üzerinde hastayı özgürce karar verebilecek bir duruma getirmesidir. Yani aydınlatma, hastanın rızasının koşulu8 olarak değerlendirilmektedir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 07.03.1977 tarih ve E. 1976/6297 K. 1977/2541 sayılı kararında “Rızanın hukuken geçerli olabilmesi için kişinin sıhhat durumunu, yapılacak müdahaleyi ve etkileri ile sonuçlarını bilmesi, bu konuda yeteri kadar aydınlatılması ve iradesini bildirirken baskı altında kalmaması, özgür olması gerekir. Bu itibarla ki, ancak aydınlanmış ve serbest bir irade sonucu verilmiş rıza hukuken kıymeti olan bir rızadır.” hükmü yer almakta ve rızanın hukuken geçerli olabilmesi için aydınlatma yükümünün çok iyi yerine getirilmiş olması gerektiğini vurgulamaktadır.
Aydınlatma yükümlülüğü hekimin hastaya müdahalesinin hukuka aykırılığını ortadan kaldıran, hastanın müdahaleye rızasının bir koşulu niteliğindedir. Zira, hasta o derece aydınlatılmalıdır ki, aydınlatılma hemen sonra, tıbbi tedavinin planlanması ve uygulanması bakımından özgürçe ve durumun gerektirdiği bir karar verebilecek duruma gelebilmelidir.9 sadece tıp mesleğinin kendine özgü bir terminolojisi olması dolayısıyla, hastanın hekimi tam anlamıyla anlaması zordur. Bu aşamada hekim, tıp terimlerini kullanmak yerine günlük yaşamdan terimler kullanmalıdır.
Hekimin aydınlatma yükümüne, 1219 sayılı Tababet Ve Şuabatı San'atlarının tarzı İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinde yer verilmiştir:
“Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta ufak veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı yada üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlerden alakadarın şikayetine bağlı olmak şartıyle on liradan iki yüz liraya kadar hafifçe cezai nakdi alınır.”
ek olarak Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 14. Maddesinin ikinci fıkrasında da hekimin aydınlatma Yükümü ele alınmıştır:
“hekim ve diş tabibi hastasına ümit vererek teselli eder. Hastanın maneviyatı üzerinde kötü etki yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimali bulunmadığı takdirde, teşhise bakılırsa alınması ihtiyaç duyulan tedbirlerin hastaya açıkca söylenmesi lâzımdır. Ancak, hastalığın, vahim görülen akibet ve seyrinin saklanması uygundur.”
Hekimin aydınlatma yükümünü Borçlar Kanununun vekalet sözleşmesini düzenlediği kısmınden de çıkarabiliriz. Zira, Borçlar Kanununun 389. Maddesi talimat çerçevesinde vekaleti ifayı düzenlemektedir:
“Vekil, müvekkilinin sarih olan yönergeına karşıcılık edemez. Ancak hal icabına bakılırsa müvekkilden mezuniyet istihsaline imkan olmamakla beraber şayet olanak olupta istizan olunsa idi müvekkilin muvafakat edeceği derkar bulunan hususlarda, inhiraf edebilir.
Bundan maada hallerde vekil aldığı talimata müvekkilinin aleyhine olarak muhalefet ederse, bundan mütevellit zararı deruhte etmedikçe, müvekkilünbih ifa edilmiş olmaz.”
Borçlar Kanununun hesap verme yükümünü düzenleyen 392. Maddesinde de aydınlatma yükümünü çıkarabiliriz:
“Vekil, müvekkilin talebi üzerine yapmış olduğu işin hesabını vermeğe ve bu cihetten dolayı her ne nam ile olursa olsun almış olduğu şeyi müvekkile tediyeye mecburdur.
Vekil zimmetinde kalan paranın faizini de vermeğe mecburdur.”
Hasta ile tabip arasındaki ilişkinin vekalet ilişkisi olmasından dolayı, aydınlatma yükümü, birçok yazar tarafınca vekilin sadakat borcu olarak açıklanmaktadır.10

ii. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Amacı
Aydınlatma yükümünün iki temel amacından bahsedilir:
- Hasta ile hekim içinde itimat ilişkisi tesis etmek ve bu itimat ilişkisini tedavi süresince de devam ettirmek
- Hastanın önerilen tedavinin olası yan etkileri açısından tedaviyi kabul veya ret sonucunı verebilmesi için lüzumlu altyapıyı oluşturacak detayları anlaşılabilir bir dille ona iletmek11

iii. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Türleri

a. Müdahale Aydınlatması- Kendi Geleceğini Belirleme Aydınlatması
hekim, aydınlatma yükümlülüğü çerçevesinde, hastasına onun rızasının ve sonucunın oluşmasına temel teşkil edecek olan bütün bilgileri vermekle yükümlüdür. Hasta aydınlatma neticesinde, hastalığının ne olduğunu ve buna karşı nelerin yapılabileceğini tam anlamıyla bilmelidir.12
bu aşamada, müdahale aydınlatması, ana başlıklar halinde 3 türe ayrılır13. Bunlar:
* Teşhis Aydınlatması: Hekimin tedaviye başlarken yapması gereken ilk şey rahatsızlığı belirlemek kısaca bir teşhis koymaktır. Doktor mesleki bilgi ve deneyimlerine dayanarak koyduğu bu teşhisi hastasıyla paylaşmak, hastasını koyduğu bu teşhis üzerinde aydınlatmak zorundadır. Teşhis aydınlatması, hekimin hastasını muayenesi neticesinde elde ettiği bulgular kapsamında vardığı teşhis mevzusunda hastasını aydınlatmasıdır.14 Özel bir haklılık sebebi olmaksızın susmak yahut teşhisi gizlemek, aydınlatma eksikliği bağlamında hekimin özen yükümünün ihlali anlamına gelir.15
* Süreç Aydınlatması: Süreç aydınlatması, konulan teşhise karşı yapılacak müdahaleyi doğrusu tedaviyi kapsar. Hekim süreç aydınlatması kapsamında, yapacağı müdahaleyi neden seçtiğini, niçin önerdiğini; uygulanabilecek alternatif yöntemler16 varsa bu tarz şeylerin ne işe yaradığını ve yine niçin bu şekilleri seçmediğini açıklar. Doktor hastasında tespit etmiş olduğu fiziksel ya da ruhsal bozuklukların tedavisini, bu tedavi süresinde gerçekleştirilecek ya da gerçekleştirilebilecek müdahalelerin ne olduğunu, türlerini ve kapsamları ile gerçekleştirilmemesi durumunda olabilecekleri hastanın anlayabileceği şekilde anlatır.
Süreç aydınlatması kısmında öncelikle hastalığın ne durumda olduğu ve herhangi bir müdahale yapılmadığı takdirde neler olabileceği hastaya anlatılmalıdır.
* Riziko Aydınlatması: Başta cerrahi müdahaleler olmak üzere, her tıbbi müdahalede, komplikasyonlar yada öngörülemeyecek gelişmeler olabilir. Doktor bu aşamada, tıp bilimindeki bilimsel ve teknik gelişmeler ve kendi tecrübeleri doğrultusunda, hastayı, tedavinin riskleri ve yan etkilerinin17 ne olduğu konusunda aydınlatmalıdır.
Tabip tedavinin risklerini anlatırken, öncelikle hastanın can veya uzuv kaybı mümkünlığı üzerinde durmalıdır. Arkasından gerçekleşmesi muhtemel öteki komplikasyonlar hastaya anlatılmalıdır.
Alman Federal Mahkemesinin bir kararına burada yer vermek yerinde olacaktır:
“…Aydınlatma, endikasyonun ağırlığının anlatılmasıyla belirginleştirilmelidir. Bu kapsamda, müdahalenin zorunluluğu, ivediliği ve tedavinin başarı şansı anlatılmalıdır. Bunun yanında özellikle hastanın yaşamını sürdürmesini etkileyebilecek risklerin ağırlığının da belirtilmesi gerekmektedir.”18
Hastaya ortaya çıkabilecek riskler anlatılırken, anlatmanın şekli büyük örutubet taşımaktadır.
Bu konuda öncelikle matematiksek ve istatistiksel verilerden yararlanılması gerekmektedir. Yani, aynı tedaviyi görmüş olan hastaların yüzde veya binde kaçının hastaya anlatılan komplikasyonla karşılaşmış olduğunun açıklanması, hastanın bu konudaki rızasını belirlerken, hastaya fazlaca yardım edecek ve aydınlatma yükümünü amacına ulaştırmış olacaktır.
Bu mevzuda Alman Federal mahkemesinin bir kararı bulunmaktadır:
“… hekim, ortaya çıkabilecek komplikasyonları istatistiksel olarak açıklamak zorunda değildir. Sadece, bu hekimi riskin yüksekliğini izahat zorunluluğundan muaf tutmaz. … ufak riskleri hekim ‘az görülür’ yada ‘nadiren’ şeklinde nitelendirebilir”19
Risklerin açıklanması konusunda bir öteki önemli veri, komplikasyonların ağırlığı olacaktır.
Son olarak da hastaya, bireysel durumu dikkate alınarak kendisi için öngörülen olası riskler ve komplikasyonlar açıklanmalıdır.
Aslında riziko aydınlatması ile ilgili olarak sonuç olarak şu ilkeyi ortaya geçirmek mümkündür; riziko ne kadar büyükse, aydınlatılmanın kapsamı da o ölçüde geniş olmalıdır.20

b. Koruma Aydınlatması
Koruma aydınlatmasında amaçlanan, hastanın kişisel durumu, ilaçların yan etkileri ve tedavi sürecinin işleyişi konusunda hastayı bilgilendirmek suretiyle, hastanın doğru ve kendi menfaatine uyan davranışı gerçekleştirmesini sağlamaktır.21

c. öteki Özel Aydınlatma Türleri
Hekimler, bunun yanı sıra tedavinin ya da operasyonun ekonomik boyutunu da hastalarına açıklamak durumundadırlar.

Iv. Hekimin Aydınlatma Yükümlülüğünün Kapsamı
Hukukumuz açısından hekimin aydınlatma yükümünün kapsamı mevzusunda net bir sınır söz mevzusu değildir. Bu mevzuda yalnızca Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 14. Maddesi bir genel kaide olarak nitelendirilebilir:
“tabip ve diş tabibi, hastanın vaziyetinin icabettirdiği sıhhi itinaı gösterir. Hastanın hayatını kurtarmak ve esenlikını korumak mümkün olmadığı takdirde dahi, ıstırabını azaltmaya yada dindirmeye çalışmakla mükelleftir.
Doktor ve diş tabibi hastasına ümit vererek teselli eder. Hastanın maneviyatı üzerinde kötü etki yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimali bulunmadığı takdirde, teşhise göre alınması gereken tedbirlerin hastaya açıkca söylenmesi lâzımdır. Ancak, hastalığın, vahim görülen akibet ve seyrinin saklanması uygundur.
Meş'um bir prognostik hastanın kendisine çok büyük bir ihtiyatla ihsas edilebilir. Hasta tarafınca, bu şekilde bir pronostiğin ailesine açıklanmaması istenilmemiş yada açıklanacağı şahıs tâyin olunmamış ise, vaziyet ailesine bildirilir.”
Deutsch ve Spickhoff’a bakılırsa, aydınlatma, tedavinin ivediliğini, tıbbi önlemlerin ertelenebilirliğini, öngörülen riskleri, riskli endikasyonları, tedavinin başarısız olma riskini, tedavinin sıklığını, hastalığın düzgüsel gelişimi ile risk karşılaştırmasını, diğer güveli alternatifleri, güncel ve konservatif tedavi yöntemlerini içermelidir.22
Katzenmeier ise, aydınlatma yükümlülüğünün kapsamında Deutsch ve Spickhoff’un bir çok başlık altında topladığı yükümlülükleri dört başlık altında toplamıştır: Müdahalenin ivediliği, tedavi sırasında ortaya çıkabilecek riskler, alternatif tedavi yöntemleri, Aydınlatmanın sınırlanması.23
Roxin ve Schroth da aydınlatma yükümünün kapsamına teşhis aydınlatmasını, süreç aydınlatmasını, riziko aydınlatmasını ve terapi aydınlatmasını dahil etmişlerdir.

A. Aydınlatmanın Sınırları
Aydınlatmanın temel amacı, data eksikliğini gidermektir. Kaide olarak, doktor, tıbbî müdahaleye rıza gösterip göstermeme hususunda hastasının kararını etkileyebilecek her şeyi hastasına bildirmelidir.24 Dolayısıyla aydınlatma yapılırken aydınlatan ve aydınlatılanın birbirini net bir halde anlaması gerekir. Aydınlatma ne kadar geniş ve detaylı olursa, o kadar iyi bir aydınlatma olduğu her süre doğru değildir. Zira, fazla detaylı aydınlatma, aydınlatılanın, yani konumuzda hastanın kafasının karışmasına sebep olabilmektedir. Hal böyle olunca, hastanın aydınlatılması, bir tek genel hatlarıyla ve kafasındaki soru işaretlerini kaldıracak kadar olmalı; detaylı aydınlatmalar yalnız hastanın sorusu üzerine olmalıdır. Bu noktada bir tek tıp bilimine özgü bir konum ortaya çıkmaktadır. Hekim, hastasına genel hatlarıyla ve psikolojisinin kaldırabileceği oranda data vermelidir.25 Hastaya psikolojik durumunun kaldıramayacağı oranda informasyon verildiği takdirde, hasta tedaviyi reddedebilir ve bu hasta için çok daha kötü sonuçlara sebep olabilir. Bu mevzuda hekime büyük vazife düşmektedir. Tabip tecrübelerine dayanarak aydınlatmanın sınırlarını belirleyecektir.
Bu mevzuda Yargıtay’ın kararlarını incelediğimizde, Yargıtay’ın her iki yönde de kararının bulunduğunu görürüz:
“...Hasta tehlikelere karşı kendisi karar verebilir. Tıbbi müdahaleler ve hekimin girişeceği öteki eylemler kişinin sağlığını, vücud bütünlüğünü ilgilendirdiği için, bu tarz şeylerin gerçekleştirilmesine karar verme yetkisi hekime değil, müdahalelere maruz duracak kişiye, hastaya aittir.”26
“Davalıya yöneltilen kusur, ameliyatın küçümsenerek muhtemel sonuçların davacıya anlatılmamış olmasıdır. Davalının bu yolda hareket etmesinin hastanın maneviyatını kuvvetlendirmek bakımından faydalar sağlayacağı genel olarak kabul edilmektedir.”27

b. Aydınlatma Yükümlüsü
Aydınlatma yükümlüsü, kaide olarak vekâlet sözleşmesinin bir tarafı olan hekimdir.28 Bununla birlikte, aydınlatma yükümü hekimin somut durumdan haberdar olan bir başka meslektaşı tarafınca da yapılabilir. Bunun istisnası, hasta ile tabip arasında özel bir anlaşmanın bulunması durumudur.
Hasta, hastalığı gereği birden fazla branşın uzmanı tarafından tedavi ediliyorsa, bu durumda her uzman kendi konusunda hastayı aydınlatmakla yükümlüdür.

C. Aydınlatılacak birey
Aydınlatılacak birey, kaide olarak vekâlet sözleşmesinin diğer tarafı olan hastadır.29 Temyiz kudretine haiz küçük ve kısıtlılar bakımından ise hem bu minik ve kısıtlının bununla birlikte onların kanuni temsilcilerinin aydınlatılması gerekecektir. Tam ehliyetsizler bakımından ise, kanuni temsilci aydınlatılacak kişi konumundadır.30
Bir de azca önce belirttiğimiz şeklinde, hekimin yapacağı açıklama, hastanın ruhsal durumu göz önüne alındığında, hasta tarafınca kaldırılamayacak ise, bu durumda, hekim, aydınlamayı hastanın kendisine değil de, yakınlarına yapabilir.

D. Aydınlatmanın Şekli
Aydınlatma konusunda şekil serbestisi söz konusudur, sözlü yada yazılı olarak yapılabilir. Ancak hekimin aydınlatmayı yazılı şekilde yapması, ispat kolaylığı sağlaması açısından hekimin lehine olacaktır.

E. Aydınlatmanın zamanı
Aydınlatmanın süreı mevzusunda bir yargı bulunmamakla birlikte, somut vakaya bağlıdır. Acil durumlarda kuşkusuz ki aydınlatma ivedilikle yapılmalıdır. Ama bunun dışındaki durumlarda aydınlatma, hastanın kendisine uygulanacak tedaviyi değerlendirmesi ve düşünmesi için aydınlatmayla rıza içinde süre duracak şekilde yapılmalıdır. Her halde aydınlatma, tıbbi müdahaleden önce olmalıdır.

Hastanın Rızasını(tasdikını) Alma Yükümü

Rıza, tedavide, hekim ile hasta arasındaki ilişkiden meydana gelen beraber etkinin bir kanadını oluşturur.31 doktor mesleki bilgi ve tecrübesiyle hastasını iyileştirmeye çalışmaktayken, hastanın hekimine güvenmekten başka çaresi yoktur. Bu hasta ile hekimin karşılıklı konumunun naturel sonucudur. Ancak hasta, vücudu üzerinde gerçekleştirilecek her türlü tıbbi müdahaleye rıza gösterip göstermeme hakkına haizdir. Hastanın bu hakkı, ilk defa Hakim Cardozo tarafından verilen bir kararda “İrade sahibi her ergin insan kendi bedeni üzerinde yapılacak olan müdahale için karar verme hakkına sahiptir.” hükmüyle dile getirilmiştir.32 Hastanın yapılacak müdahaleye ilişkin rıza göstermesi noktasında hekimin aydınlatma yükümünü gereğince yerine getirmiş olması büyük örutubet taşımaktadır.33
Hastanın rızasını alma yükümlülüğü, mevzuatımızda hekime Hasta Hasları Yönetmeliği ve Tıbbi Deontoloji Nizamnamesince verilmiştir.
Hasta Hakları Yönetmeliğin 22. Maddesi ve beşinci bölümü hastanın rızasıyla ilgilidir.
Söz konusu yönetmeliğin 22. Maddesi şöyledir:
“Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir halde tıbbi ameliyeye doğal olarak tutulamaz.
Bir suç işlediği yada buna iştirak ettiği şüphesi altında bulunan bireyin işlediği suçun muhtemel delillerinin, kendisinin yada mağdurun vücudunda olduğu kabul edilen hallerde; bu delillerin ortaya çıkarılması için sanığın veya mağdurun tıbbi ameliyeye tabi tutulması, hakimin kararına bağlıdır.
Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bu ameliye, cumhuriyet savcısının talebi üzerine yapılabilir.”
ek olarak, aynı yönetmeliğin 24. Maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde,
“Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir.”
hükmü yer almaktadır.

I. Rızanın Bulunmasındaki Ön Koşullar

a. Hastanın Rıza Ehliyetine sahip olması
Rıza, hukuki işlem niteliğindedir.34 Dolayısıyla sadece rıza göstermeye ehliyetli kişiler, bu işlemi gerçekleştirebilirler. Hastanın rızaya ehliyetli olabilmesi için, hastanın karşılaşacağı tedavi ve müdahaleleri, tıbbi fiilleri idrak edebilecek ve değerlendirebilecek35 düzeyde olması gerekir.
Bu aşamada, tam ehliyetli kişiler mevzusunda herhangi bir problem çıkmamaktadır. Tam ehliyetli kişiler eylem ehliyetine sahiptir ve rıza gösterebilme yetenekleri de vardır.
Rıza ehliyetine haiz olma mevzusunda mesele, küçüklerde ve kısıtlılarda ortaya çıkmaktadır.
Küçüğün tıbbi müdahaleye rızası konusunda, mevzuatımızda çeşitli hükümler yer almıştır. 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatının İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinde,
“Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta minik … veli … sinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Velisi … olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlerden alakadarın şikayetine bağlı olmak şartıyle on liradan iki yüz liraya kadar hafifçe cezai nakdi alınır.”
hükmüyle küçüklerin rızasını ele almıştır. Bu konudaki bir başka hükme, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin birinci fıkrasında şu şekilde yer verilmiştir:
“Hasta minik … ise velisinden … izin alınır. Hastanın, velisinin … olmadığı yada hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz.”
bu noktada, çağdaş Kanunun Ayırt etme gücüne haiz küçükler ve kısıtlıları düzenleyen 16. Maddesine dikkat edilmesi gerekmektedir.
“Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir.
Ayırt etme gücüne haiz küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar.”
Bu maddeyle rızayı yorumlarken, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların neler olduğu örutubet kazanmaktadır. Uygulama ve öğretinin nisbî anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olarak nitelendirdiği haklardan biri, kişilik değerlerinden olan vücut ve ruh bütünlüğü üzerinde tutum anlamına gelen tıbbi müdahaleye rızadır.36
Bu madde de dikkate alındığında, ayırt etme gücü olmayan şu demek oluyor ki rıza ehliyeti olmayan küçük üzerinde tıbbi müdahalede bulunulurken, küçüğün değil, velisinin rızasına başvurulacağı tartışmasızdır.37 şu demek oluyor ki tam ehliyetsiz minik söz mevzusu iken, velisinin rızası aranacaktır.
Bu mevzuda aslolan tartışma yaratan derslik, temyiz kudretine haiz bulunan küçüklerdir. Öğretide temyiz kudretine sahip küçüklerin tedavilerine gösterecekleri rıza konusunda 3 görüş bulunmaktadır38:
* Birinci görüş, tıbbi müdahale için yasal temsilcinin rızasını şart koşmakla beraber, temyiz kudretine haiz küçüğün de görüşünün alınması icap ettiğini savunan görüştür. Bu görüşü savunanlar, Tababet ve Şuabatı Sanatının İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesini, ayrıca Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Ve 26. Maddelerini kaynak olarak göstermektedirler. Zira, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 26. Maddesinde,
“Kanuni temsilcinin muvafakatinin gerektiği ve yeterli olduğu hallerde dahi, mümkün olduğu ölçüde ufak … olan hastanın dinlenmesi suretiyle tıbbi müdahaleye iştiraki sağlanır.”
hükmü yer almaktadır.
Bu konuda söz konusu maddede de belirtildiği gibi, bu mevzuda küçüğün rızasının alınması yalnız “gereklilik” düzeyinde kalmaktadır. Hukuken geçerli olan ve hekimin almakla yükümlü olduğu rıza, yasal temsilcinin rızası olacaktır.
* Bu konudaki ikinci görüş, yasal temsilcinin rızası yanında küçüğün rızasının da aranması gerektiği görüşüdür. Bu görüşe gore, tedavi, kişinin vücudu ve vücut bütünlüğü üzerinde yapıldığından, bu konuda gösterilecek rıza, öncelikle küçük tarafınca gösterilmelidir ve kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır. Bu görüşü savunanlar, başta Anayasanın 17. Maddesini işaret etmekte, ayrıca çağdaş Kanunun 24. Ve 16. Maddelerini de kaynak olarak göstermektedir. Sadece bu görüşe nazaran, tedavi yani bireyin vücut bütünlüğü üzerindeki rıza her ne kadar kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olarak sayılmak gerek ise de, bu mevzuda yalnızca küçüğün rıza göstermesi yeterli değildir.
Bu görüşün başlıca savunucularından Hinderling’e gore, Vücut bütünlüğünü ilgilendiren ve özel riskler içeren, özellikle uzun süre hastanede kalmayı gerektiren tıbbi müdahalelerde ayırt etme gücüne sahip küçüğün rızası yanında, yasal temsilcinin de rızası aranmalıdır. Ameliyat benzer biçimde küçüğün yaşam ve ölümünün söz konusu olduğu durumlarda, ana babaya söz hakkı tanınmaması düşünülemez.39
* Nihayet, bu konudaki üçüncü görüş ise, ayırt etme gücüne sahip küçüğün rızasının tek başına yeterli bulunduğunu savunan görüştür. Bu görüş, ikinci görüşün taşıdığı endişenin yersiz bulunduğunu, ana yada babanın tedavi sözleşmesinin bir tarafı olabileceğini, yasal temsilci ödatıyla izin veya icazet verme haklarının bulunmuş olduğunu; ancak tedaviye rıza gösterme hakkının bireyin vücut bütünlüğünü ilgilendirmesi ve bu sebeple kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olması dolayısıyla da yasal temsilcinin bu konuda rıza gösterme hakkının bulunmadığını savunur.40
Bir öteki grup, ayırt etme gücünden yoksun büyüklerdir. Bu konuda Tababet ve Şuabatı Sanatının İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinde şu hüküm yer almıştır:
“Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta … tahtı hacirde ise … vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (… vasisi olmadığı veya bulunmadığı yada üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlerden alakadarın şikayetine bağlı olmak şartıyle on liradan iki yüz liraya kadar hafif cezai nakdi alınır.”
Bu konudaki bir başka yargı, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesidir:
“Hasta … mahcur ise … vasisinden izin alınır. Hastanın, …vasisinin olmadığı yada hazır bulunamadığı yada hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz.”
gene aynı yönetmeliğin 26. Maddesi bu mevzuda
“Kanuni temsilcinin muvafakatinin gerektiği ve yeterli olduğu hallerde dahi, mümkün olduğu ölçüde … mahcur olan hastanın dinlenmesi suretiyle tıbbi müdahaleye iştiraki sağlanır.”
hükmünü koymuştur.
Bu aşamada vücut bütünlüğü hakkı, her ne kadar kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak ve tedaviye gösterilecek rıza da vücut bütünlüğüyle ilgili olsa da, tam ehliyetsiz fert tedavinin hayati önemini kavrayamayacak durumda ise, veli veya vasisinin bu mevzuda göstereceği rıza, yeterli olacaktır.41

b. Rızanın Müdahalede Bulunmaya Yetkili Kişilere Yöneltilmiş Olması
Rıza, tedavi sözleşmesinin taraflarından önde gelen hasta tarafınca, tedavi sözleşmesinin öteki tarafı olan hekime yöneltilmelidir.

C. İradeyi Sakatlayan sebeplerin Bulunmaması
İradenin sakatlanmış olmaması için sağlıklı olması şarttır. Bunun için iki temel unsur söz mevzusudur:
* İradeyi sakatlayan her hangi bir nedenin bulunmaması: Hastanın rızasını gösterirken, herhangi bir hataya düşmemiş olması, aldatılmamış olması ve tehdit edilmemiş olması gerekmektedir. Zira, hata, hile ve ikrah tüm hukuki işlemleri sakatladığı şeklinde, rıza gösterme işlemini de sakatlayacaktır.
* Rızanın hekimin yaptığı aydınlatmaya dayanması

ii. Rıza gösterildiğine Dair yapılan Açıklamanın mevzusu, vakitı ve Şekli

a. Rızanın mevzusu
Rızanın mevzusu, hekimin koyduğu teşhis sonucunda hastaya uygulamayı uygun bulmuş olduğu ve hastayı bu mevzuda bilgilendirdiği tedavinin şeklidir. Sadece Hasta Hakları Yönetmeliğinin 28. Maddesinin ikinci fıkrasında bu mevzuya bir şart koşulmuştur:
“Hukuka ve ahlaka aykırı olarak alınan rıza hükümsüzdür ve bu şekilde alınan rızaya dayanılarak müdahalede bulunulamaz.”
Hükümden de anlaşılacağı üzere, hastanın göstereceği rıza, hukuka, ahlaka ve adaba uygun olmalıdır.
B. Rızanın vakitı
Rıza, tedavinin başlangıcında var olmalı ve sonuna kadar varlığını sürdürmelidir. Tedavi başladıktan sonra gösterilen rıza geri alınabilir. Rızanın geri alınması ve bunun ne anlama geldiği, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin beşinci fıkrasında düzenlenmiştir:
“Rızanın geri alınması, hastanın tedaviyi reddetmesi anlamına gelir.”
sadece Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin son fıkrası, bu durumu bir şarta bağlamıştır:
“Rızanın müdahale başladıktan sonra geri alınması, ancak tıbbi yönden sakınca bulunmaması şartına bağlıdır.”

c. Rızanın Şekli
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 28. Maddesinin birinci fıkrası, rızanın şeklini hükme bağlamıştır:
“Mevzuatın öngördüğü istisnalar haricinde, rıza herhangi bir şekle bağlı değildir.”
Dolayısıyla rıza, açık yahut örtülü; yazılı veya sözlü olabilir. Sadece bazı durumlarda hastanın göstereceği rızanın yazılı olması beklenmiştir. Zira 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatının İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinde,
“Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır.”
hükmü yer almakta ve söz konusu yönetmelikteki maddeye istisna teşkil etmektedir. Bu konuya bir başka örnek, çağdaş Kanunun 23. Maddesinin üçüncü fıkrası olacaktır.
“Yazılı rıza üzerine insan kökenli biyolojik maddelerin alınması, aşılanması ve nakli mümkündür. Ancak, biyolojik madde verme borcu altına girmiş olandan edimini yerine getirmesi istenemez; maddî ve manevî tazminat isteminde bulunulamaz.”
Kanunkoyucu burada ferdin yazılı rızasını aramaktadır.

Iii. Rızanın Özel Hükümlere Bağlandığı Durumlar
Hasta Hakları yönetmeliği, şu dört durumu özel hükümlere bağlamıştır:
- Organ ve Doku Alınması
- Aile Planlaması Hizmeti ve Gebeliğin Sona Erdirilmesi
- Tıbbi Araştırmalar
- İlaç ve Terkiplerin Araştırma Amacıyla Kullanılması

a. Organ ve Doku alınmasıOrgan ve doku alınmasında rıza konusuna yönetmeliğin 29. Maddesinde yer verilmiştir:
“18 yaşından ufak ve mümeyyiz olmayanlardan organ ve doku alınamaz. Bu şartları tamam olanlardan teşhis, tedavi ve bilimsel amaçlar ile organ veya doku alınması, 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun'un 6 ncı maddesinde öngörülen yazılı şekil şartına tabidir. Ölüden organ ve doku alınma şartı ve cesetlerin bilimsel araştırma için muhafazası hususunda 2238 sayılı Kanun'un 14 üncü maddesi hükümleri saklıdır.”4243
Maddeden de anlaşılacağı üzere yönetmelik bu mevzuda yazılılık şartı aramaktadır.

B. Aile Planlaması Hizmeti ve Gebeliğin Sona Erdirilmesi
Bu mevzu, yönetmeliğin 30. Maddesinde düzenlenmiştir:
“İlgilinin rızası mevcut olsun veya olmasın, Bakanlık tarafınca tespit edilmiş olanlar dışındaki ilaç ve araçlar aile planlaması hizmetlerinde kullanılamaz.
Gebeliğin sona erdirilmesi, 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile öngörülen şartlara tabidir.
Sterilizasyon ve gebeliğin sona erdirilmesi hallerinde, hastanın rızası ile evli ise eşinin de rızası gereklidir.”
Maddeden de anlaşılacağı üzere, sağlık Bakanlığı tarafından tespit edilmiş aile planlaması araç ve ilaçları dışındaki araç ve ilaçların kullanılması konusunda tedavi sözleşmesinin tarafı olan hastanın rızasının olup olmadığı önemsenmemiştir.
Ayrıca, gebeliğin sonlandırılması mevzusunda, hastanın evli olması durumunda eşinin de rızası aranmaktadır.

C. Tıbbi Araştırmalar
Tıbbi araştırmalar konusundaki rıza, yönetmeliğin 32., 33., 34. Ve 35. Maddelerinde düzenlenmiştir:
“Hiç kimse; Bakanlığın izni ve kendi rızası bulunmaksızın, deneyim, araştırma veya eğitim amaçlı hiçbir tıbbi müdahale mevzusu yapılamaz.
Tıbbi araştırmalardan beklenen tıbbi yarar ve toplum menfaati, üzerinde araştırma yapılmasına rıza gösteren gönüllünün hayatından ve vücut bütünlüğünün korunmasından üstün tutulamaz.
Tıbbi araştırmalar, bir tek, mevzuata nazaran araştırmada bulunmayan yetkili ve yeterli tıbbi informasyon ve tecrübeyi haiz olan personel tarafından, mevzuat ile belirlenmiş bulunan yerlerde yürütülür.
Gönüllünün tıbbi araştırmaya rıza göstermiş olması, bu araştırmada vazife alan personelin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.”
Yönetmeliğin 32. Maddesinde anlaşılacağı üzere, tıbbi araştırma konusunda ilgili ferdin rızası yetmemekte, ayrıca bakanlığın izni aranmaktadır. Ek olarak tedavi sözleşmesinin aksine, rıza ilgi personelin sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.
“Araştırmalarda, gönüllünün sağlığına ve diğer kişilik haklarına zarar verilmemesi için gereken tüm tedbirler alınır. Araştırmanın gönüllüye vereceği muhtemel zararlar önceden tespit edilemediği takdirde; gönüllü, rızası bulunsa dahi, araştırma konusu yapılamaz.
Gönüllü; araştırmanın maksadı, usulü, muhtemel faydaları ve zararları ve araştırmaya iştirak etmekten vazgeçebileceği ve araştırmanın her safhasında başlangıçta verdiği rızayı geri alabileceği hususlarında, önceden yeterince bilgilendirilir.”
Bu maddeyle ilgili kişilere, gönüllünün rıza göstermesinin şartı olan bilgilendirme yükümlülüğü getirilmiştir.
“Tıbbi araştırma hakkında yeterince bilgilendirilmiş olan gönüllünün rızasının maddi veya tinsel aslabir baskı altında olmaksızın, tamamen özgür iradesine dayanılarak alınmasına azami ihtimam gösterilir.
Tıbbi araştırmalarda rıza yazılı şekil şartına tabidir.”
Yönetmeliğin 34. Maddesinde rıza, şekil şartına bağlanmıştır. Rızada yazılılık şartı aranmaktadır.
“Reşit ve mümeyyiz olmayanlara, kendilerine faydası olmadan, sırf tıbbi araştırma amacı güden tıbbi müdahaleler aslabir surette tatbik edilemez. Faydaları bulunması şartı ile reşit ve mümeyyiz olmayanlar üzerinde tıbbi araştırma yapılması, velilerinin veya vasilerinin rızasına bağlıdır.
Kanuni temsilci tarafınca muvafakat verilmeyen hallerde, 24 üncü maddenin ikinci fıkrası hükmü uygulanır.”
Tıbbi araştırma da her ne kadar vücut bütünlüğünü ilgilendirse ve vücut bütünlüğü hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olsa da, söz konusu maddeden de anlaşılacağı üzere, rızanın, kısıtlının velisi veya vasisi tarafınca verilmesi şarttır. Burada verilecek rıza da naturel olarak 24. Maddede öngörülmüş olan yazılı olmalıdır.

D. İlaç ve Terkiplerin Araştırma Amacıyla Kullanılması
Bu mevzu, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 37. Maddesinde şu hükümlerle ele alınmıştır:
“Özel mevzuatına bakılırsa izin yada ruhsat alınmış olsa dahi, sırf tıbbi araştırma amacı ile hasta üzerinde kendi rızası ve Bakanlığın izni bulunmaksızın aslabir ilaç ve terkip kullanılamaz.
İlaç ve terkiplerin tıbbi araştırmada kullanımı, 29/11/1993 tarihli ve 21480 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan İlaç Araştırmaları Hakkında Yönetmelik hükümlerine tabidir.”
İlaç ve terkiplerin araştırılma amacıyla kullanılması mevzusunda da hastanın rızası yeterli bulunmamış, bunun yanı sıra sağlık Bakanlığı’nın da izni aranmıştır.

Iv. Rızanın Bulunmadığı Durumlar

a. Varsayılan Rıza
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin 3. Fıkrasına nazaran,
“Kanuni temsilciden yada mahkemeden izin alınması zaman gerektirecek ve hastaya derhal müdahale edilmediği takdirde yaşamı veya hayati organlarından birisi tehdit altına girecek ise, izin şartı aranmaz.”
Varsayılan rızadan söz edilebilmesi için ilk şart, müdahaleden önce hastanın rızasının alınamayacak olmasıdır.
Tıbbi müdahalede zorunluluk var ise, hastanın sağlığı daha ön planda olduğundan hastanın kendisinde olmaması gibi nedenlerle rıza alamasa dahi müdahalede bulunacaktır. Acil durumlarda doktor, hastanın rızası olmadan tıbbi müdahalede bulanabildiği şeklinde, hastayı aydınlatma yükümlülüğü de daralmaktadır. Bu durumda hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmemesi sebebiyle hastanın zarara uğradığı dürüstlük kuralına aykırı olarak ileri sürülemeyecektir. 44
Rıza varsayılırken, uygar Kanunun 24. Maddesinin ikinci fıkrası önem taşımaktadır. Buna nazaran,
“Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün özellikte özel yada kamusal yarar yahut kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
Bu fıkradan da çıkarılacağı üzere, hekimin, hastanın rızasının varlığını kabul etmesi için, bireyin üstün özellikte şahsi bir menfaati bulunmalıdır. Bu mevzuda tabip, hastayı önceden tanımadığı için somut olarak hastasına göre değil, soyut olarak informasyon ve tecrübelerine dayanacaktır. Doğrusu, hekimin rızayı varsayarken alacağı ölçüt, rızası alınamayan hasta değil; makul ve averaj bir hasta olacaktır.45
tabip, dirimsel derecede örutubet taşıyan konularda, hastanın bilinci yerinde olması halinde söz mevzusu müdahaleye rıza gösterip göstermeyeceğini önemsememelidir.46 Bu konuda bir örnek vermek yerinde olacaktır. İntihar etmiş ve bir şekilde ölmeden hastaneye ulaştırılmış bilinci kapalı veya baygın bir hastanın söz konusu müdahaleye rıza göstermeyeceği açıktır; sadece bu konuda hekimin müdahale etmemesi düşünülemez. Burada hastanın üstün nitelikte özel yararının olduğundan bahsedilebilir. Zira, tabip müdahale etmediği takdirde, hasta yaşamını yitirecektir. Ayrıca hekim, hastanın intihar etmiş olması dolayısıyla rızasının bulunmadığını düşünüp müdahale etmezse, cezai sorumluluğu47 doğacaktır.
Varsayılan rıza konusunda bir Yargıtay kararı örneği vermek gerekirse, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 1970/10853, K. 1971/2096 sayılı kararından bir kısmı sunmak yerinde olacaktır:
“...Davacının böbreğindeki taşı almak için meydana getirilen ameliyata böbreğin arz ettiği iltihabi durum karsısında tasın alınmasının davacının sağlığını tehlikeye koyacağına, böbreğinin alınmasının tıbbi bir fakirlik olduğuna, düzgüsel ve gerekli olanın yapılmış olduğuna, yaranın kapatılıp izin istihsali ile ikinci bir ameliyata geçilmesinin sağlık bakımından sakıncalı görüldüğüne gore doktorun görevli olmadığına ve oluşturulan manevi tazminat talebinin reddine...”

b. Rızanın Aranmadığı Durumlar
Rızanın aranmadığı durumlar, çok istisnai olup, kamu sağlığının korunmasına ilişkin ve ceza hukuku sisteminden kaynaklanan müdahaleler söz mevzusu olduğunda doktor, hastanın rızası olmasa da müdahalede bulunulabilecektir.
Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 57. Maddesinde kamu sağlığını hangi rahatsızlıkların tehlikeye attığı ele alınmıştır:
“Kolera, veba (Bübon yada zatürree şekli), lekeli humma, karahumma (hummayi tiroidi) sürekli surette basil çıkaran mikrop hamilleri dahi - paratifoit humması yada her nevi besin maddeleri tesemmümatı, çiçek, difteri (Kuşpalazı) - bütün tevkiatı dahi sari beyin humması (İltihabı sahayai dimağii şevkii müstevli), uyku hastalığı (İltihabı dimağii sari), dizanteri (Basilli ve amipli), lohusa humması (Hummai nifası) ruam, kızıl, şarbon, felci tıfli (İltihabı nuhai kuddamii sincabii haddı tifli), kızamık, cüzam (Miskin), hummai racia ve malta humması hastalıklarından biri zuhur eder veya bu tarz şeylerin birinden şüphe edilir veyahut bu hastalıklardan ve fiyat vuku bulur veya mevtin bu hastalıklardan biri sebebiyle husule geldiğinden şüphe olunursa aşağıdaki maddelerde zikredilen kimseler vak'ayı haber vermeğe mecburdurlar. Kudurmuş veya kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırılmaları, kuduza müptela hastaların veya kuduzdan ölenlerin suç duyurusuı da mecburidir.”
ayrıca yine aynı kanunun 67. Maddesinde hekime bu mevzuda bir yetki verilmektedir:
“57 nci maddede zikrolunan sari ve salgın hastalıklar vakaları hakkında tetkikat icra eden hekim bu tetkikatı kolaylaştırmak üzere hastanın yanına girmeğe ve hastayı ve icabına gore evin sair sakinlerini muayeneye ve hastalığın sureti zuhur ve seyrine dair açıklama ve malumat talebine salahiyettardır. Bu hususta mümaneatı görülenler bu kanunda zikredilen ahkamı mahsusa mucibince cezalandırılır.”
Söz konusu kanunun 72., 73 ve 74. Maddelerinde böyle bir durumun ortaya çıkması halinde alınacak diğer önlemler yer almaktadır:
“57 nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği yada zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur:
*1 - Hasta olanların yada hasta olduğundan şüphe edilenlerin ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenlerin fennen icap eden müddet zarfında ve esenlik memurlarınca hanelerinde veya sıhhi ve fenni şartları haiz mahallerde soyutlama ve müşahede altına vaz'ı.
2 - Hastalara yada hastalığa maruz bulunanlara serum veya aşı uygulamaı.
3 - Eşözgü, eşya, elbise, çamaşır ve binaların ve fennen intana maruz olduğu tebeyyün eden sair bilcümle mevaddın fenni tathiri.
4 - Hastalık neşreden haşarat ve hayvanatın itlafı.
5 - Memleket dahilinde seyahat eden eşözgüın icap eden mahallerde muayenesi ve eşyalarının tathiri.
6 - Hastalığın sirayet ve intişarına sebebiyet veren gıda maddelerinin sarf ve istihlakinin men'i.
7 - Dahilinde sari ve salgın hastalıklardan biri zuhur eden umumi mahallerin çekince zail oluncaya kadar set ve tahliyesi.”
“Kolera ve veba ve ruam musaplarından gayrı hastaların evlerinde tecrit edilmelerine müsaade olunur. Sadece alakadar sıhhi memurlar tarafınca bu tecridin etkili olmasını temin edecek şartların mevcudiyeti kabul edilmiş olmalıdır. Bu takdirde hastaların evlerine bir alameti mahsusa vazedilerek hariçle olan ihtilat menedilir. Kolera, veba, ruam musaplariyle bulunduğu mahallerde* tecridi mümkün ve kafi görülmiyen sair hastalık musapları ve kolera ve vebayı neşir ve sirayet ettirmeleri olası olanlar icap ederse cebri tecride tabi olurlar. Cebri soyutlama, hastaların veya bu maddede zikredilen şüphelilerin Hükümetçe tayin edilecek mahallerde, her türlü ihtilattan memnu olarak ve zabıta murakabesi altında bulundurulmalarıdır.”
“Hastaların tecrit ve tedavisine mahsus nitelik ve şartları haiz hususi yerleri olmayan mektep, fabrika ve imalathanelerle mütaaddit kimselerin bir arada bulunmuş olduğu umumi her nevi kurum ve mebanide sari hastalıklara musap kimselerin alıkonulması memnudur.”
ayrıca yasada çeşitli hastalıklara ayrıca önem verilmiş ve özel hükümler konmuştur.48
Bu mevzuda başka yasa, yönetmelik veya tüzüklerde de çeşitli hükümlere rastlamak mümkündür. Örneğin, Sıtmanın İmhası Hakkında Kanunun 7. Maddesine gore,
“herkes, teşkilat tarafından mahallinde yapılacak umumi veya kısmi muayenelere icabet etmeye ve hastalığın teşhisi veya kütlenin sıtma paraziti endeksinin tayini maksadiyle yapılacak bakteriyolojik muayeneler için her talep vukuunda kan alınmasına ve ilaçların tatbikına müsaade etmeye mecburdur.


"Hekimin Aydınlatma Ve Hastanın Rızasını Alma Yükümlülüğü" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Tuğçe Oral'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder

  Hekimin Cezai Sorumluluğu
Yazar: siirvehikaye - 10.01.2017 13:03 - Yorum Yok

Hekimin Ceza Hukuku Açısından Sorumluluğu
1. Soykırım
2. İnsanlığa Karşı kabahatlar
3. Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi
4. İntihara Yönlendirme
5. Taksirle öldürme
6. Kasten Yaralamanın İhmali Davranışla İşlenmesi
7. Taksirle yaralama
8. İnsan Üzerinde gözlem
9. Organ veya Doku Ticareti
10. Çocuk Düşürtme
11. Kısırlaştırma
12. Ayırımcılık
13. Verileri Hukuka Aykırı olarak Verme veya Ele Geçirme ve bu konudaki Nitelikli Haller
14. ışınım Yayma
15. Bulaşıcı Hastalıklara İlişkin Tedbirlere Aykırı Davranma
16. Resmi Belgede Sahtecilik
17. Sıhhat Memurunun Gerçeğe Aykırı Belge Düzenlemesi
18. Sağlık Mesleği Mensuplarının suçu Bildirmemesi
19. Genital Muayene
20. İrtikâp
21. Rüşvet
22. Görevi İhmal
23. Kamu görevlisinin Ticareti


Hekimin Ceza Hukuku Açısından Sorumluluğu

Hekimin cezai sorumluluğu, geniş anlamda, hekimin teknik anlamda tıp mesleğini icra ederken işlediği suçlarla, bu mesleğin icrası dolayısıyla işlemiş olabileceği suçlardan dolayı sorumluluğunu ifade eder.1
suçun oluşması için, şüpheli tarafınca ceza kanununda tarif edilen fiilin ihmali, icrai veya ihmal suretiyle icrai bir hareketle gerçekleştirilmesi; ek olarak bu hareketteki iradenin ceza kanununda tarif edilen irade çeşitlerinden birine uyması gerekir.
Bu aşamada, fiil gerçekleştirilirken söz konusu olan iradenin belirlenmesi önem taşımaktadır. Ceza Hukukunda irade, iki şekilde ortaya çıkar: Kasıtlı yada taksirli.
Kast, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 21. Maddesinde ele alınmıştır:
“(1) suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, kabahatun kanunî tarifındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.
(2) bireyin, kabahatun kanunî tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi hâlinde olası kast vardır. Bu hâlde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer kabahatlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir.”
Maddeden de açıkça anlaşılabildiği üzere, kast, ikiye ayrılmaktadır: Kast, olası kast
Bir konuda kast iradesi bulunan fert, kabahatun kanundaki tarifındaki unsurlarını bilerek ve isteyerek suçu işler.
Olası kastta ise, fert suçun kanunda tanımlanan unsurlarını bilir ve bunların gerçekleşebileceğini öngörür; sadece gerçekleşme olasılığını yada durumunu önemsemez ve fiili işler.
Suç işlenirken gösterilen iradenin bir diğer türü taksirdir. Taksir, Ceza Kanunumuzun 22. Maddesinde düzenlenmiştir:
“(1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hâllerde cezalandırılır.
(2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın kabahatun kanunî tarifında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.
(3) kişinin öngördüğü neticeyi istememesine rağmen, neticenin meydana gelmesi hâlinde bilinçli taksir vardır; bu hâlde taksirli kabahata ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.
(4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir.
(5) Birden fazla ferdin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna bakılırsa ayrı ayrı belirlenir.
(6) Taksirli hareket sonucu niçin olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilgili taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir.”
Maddeden de anlaşılacağı üzere, taksir iki başlık altında toplanabilir: sıradan taksir, bilinçli taksir.
Basit taksir iradesinde, kabahatu işleyen bireyin, gereken dikkat ve özeni göstermemiş olması dolayısıyla kabahatun kanunda belirtilen neticesini öngörmemesi söz konusudur.
Bilinçli taksirde ise, kabahatu işleyen kişi, hareketinin sonuçlarını öngörmekte; sadece bu sonuçların gerçekleşmeyeceği düşüncesini taşıyarak hareketini sürdürmektedir.
Ceza Hukukunda, hekimin kusurunun tespiti mevzusunda Yüksek sıhhat Şurasının görüşünü almak mecburidir, hakim bunun yanında bilirkişi raporlarına da başvurabilir. Bu, 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatının İcrasına Dair Kanunun 75. Maddesinde ele alınmıştır:
“Tababet ve şuabatı sanatlarının icrasından mütevellit ceraimde mahkemelerin muvafık görecekleri muhtebirin rey ve mütalaasına müracaat ile alakalı serbestileri kalımlı kalmak şartıyle meclisi alii sıhhinin mütalaası istifsar edilir.”
Bu konudaki Yargıtay kararlarına baktığımızda,
“... Devlet Hastanesi Diş Polikliniğinde Diş Tabibi olarak görevli bulunmuş olduğu bildirilen sanığın diş çektirmek için kendisine başvuran 1991 doğumlu mağdure S...'in çekilmesi ihtiyaç duyulan sol üst çene IV-V nolu çürük dişleri yerine sağ üst çenesindeki IVV Nolu sağlam dişleri çekmesi biçiminde oluşan eylemde Yüksek sağlık Şurası’nın 25, 26 ekim 2001 tarihindeki raporunda da açıkça vurgulandığı gibi, hastasına gerekli dikkat ve itinayı göstermeyerek onun cismen eza görecek veya sıhhatini ihlal edecek derecede aralanmasına sebebiyet vermiş bulunması karsısında TCY. 459. Maddesinde yazılı suçun oluşacağı gözetilerek mevcut yaralanmanın mağdureyi kaç gün alışılmış uğraşısından alıkoyacağı hususunda uzman doktor ve sanığın kusur oranı yönünden bilirkişi raporu alındıktan sonra neticesine bakılırsa hüküm kurulması...”2
“... SSK Hastanesi hekimi olan sanığın doğum tarihini tamamlayan bebeği, vakitında almayarak ölü doğuma yol açıp açmadığı hususundaki kusurunun bulunup bulunmadığının Yüksek sıhhat Şurasından görüş alınarak araştırılması gerekir...”3
“...Ameliyathane sorumlusu doktor sanığın görevlendirmesi üzerine, göz uzmanlıkı yapmakta olan öteki hekim sanığın; mağdurenin dosyasını incelemeden, sağlam gözünü ameliyat ederek aldığı, diğer gözün de zorunlu olarak alınması sonucu, mağdurenin iki gaslınün kör olduğu vakada, 1219 sayılı Yasanın 75. Maddesi saklı kalmak üzere sanıkların yetki dereceleri ve olaydaki kusur durumları ve oranı hakkında öncelikle Yüksek sıhhat Şurasından rapor alınarak, sonucuna bakılırsa hüküm kurulması gerekir...”4
Ceza Kanunumuzun hekimleri ilgilendiren maddelerini başlıklar halinde sıralayacak olursak
- Soykırım (TCK m.76)
- İnsanlığa Karşı kabahatlar (TCK m.77)
- Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi (TCK m.83)
- İntihara Yönlendirme (TCK m.84)
- Taksirle öldürme (TCK m.85)
- Kasten Yaralamanın İhmali Davranışla İşlenmesi (TCK m.88)
- Taksirle yaralama (TCK m.89)
- İnsan Üzerinde deney (TCK m.90)
- Organ veya Doku Ticareti (TCK m.91)
- Çocuk Düşürtme (TCK m.99)
- Kısırlaştırma (TCK m.101)
- Ayırımcılık (TCK m.122)
- Verileri Hukuka Aykırı olarak Verme yada Ele Geçirme ve bu konudaki Nitelikli Haller (TCK m.136,137)
- ışınım Yayma (TCK m.172)
- Bulaşıcı Hastalıklara İlişkin Tedbirlere Aykırı Davranma (TCK m.195)
- Resmi Belgede Sahtecilik (TCK m.204)
- sıhhat Memurunun Gerçeğe Aykırı Belge Düzenlemesi (TCK m.210)
- sıhhat Mesleği Mensuplarının kabahatu Bildirmemesi (TCK 280)
- Genital Muayene (TCK M.287)
tabip kamu görevlisi ise işleyebileceği suçlar
- İrtikâp (TCK m.250)
- Rüşvet (TCK m.252)
- Görevi İhmal (TCK m.257)
- Kamu görevlisinin Ticareti(TCK M.259)

1. Soykırım ve İnsanlığa Karşı İşlenen suçlar
Soykırım kabahatu 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 76. Maddesinde ele alınmış olup, şu hükmü getirmektedir:
“(1) Bir plânın icrası suretiyle, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur:
a) Kasten öldürme.
B) Kişilerin bedensel yada ruhsal bütmeşhurklerine ağır zarar verme.
C) Grubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.
D) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması.
E) Gruba ilişkin çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi.
(2) Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. Sadece, soykırım kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.
(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.
(4) Bu kabahatlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”
İnsanlığa Karşı İşlenen suçlar, Ceza Kanununun 77. Maddesinde ele alınmıştır:
“(1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefî, ırkî yada dinî saiklerle camianın bir kesimine karşı bir plân doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:
a) Kasten öldürme.
B) Kasten yaralama.
C) İşkence, eziyet veya köleleştirme.
D) kişi hürriyetinden yoksun kılma.
E) Bilimsel deneylere tâbi kılma.
F) Cinsel hücumda bulunma, çocukların cinsel istismarı.
G) Zorla hamile bırakma.
H) Zorla fuhşa sevketme.
(2) Birinci fıkranın (a) bendindeki fiilin işlenmesi halinde, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer bentlerde tanımlanan fiillerin işlenmesi halinde ise, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Sadece, birinci fıkranın (a) ve (b) bentleri kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.
(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.
(4) Bu kabahatlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”
Hakeri’ye göre, Bu hükümler ile özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi hekimler tarafınca yapılan uygulamalar, hukukumuzda da ilk kez ayrı ve müstakil bir suç tipi olarak düzenlenmiştir.5

2. Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla İşlenmesi
Bu suç, Ceza Kanununun 83. Maddesinde düzenlenmiş olup,
“(1) ferdin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden görevli tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna sebebiyet veren zorunluluk ihmalinin icrai davranışa eşkıymet olması gerekir.
(2) İhmali ve icrai davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi için, kişinin;
a) Belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanunî düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması,
b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı ile ilgili olarak tehlikeli bir konum oluşturması,
Gerekir.
(3) Belli bir yükümlülüğün dikkatsizliği ile ölüme yol açan fert hakkında, temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar, öteki hâllerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunabileceği gibi, cezada indirim de yapılmayabilir.”
Bu suç türü, eski ceza kanununda yer almayıp, yeni yasayla mevzuatımıza girmiştir.
Burada kabahatun maddi unsurlarından olan davranışın niteliği ihmal suretiyle icrai olmasıdır. Hekim, acil durumda, icrai bir davranış gerçekleştirerek hastaya müdahale etme yükümlülüğü içerisindedir. Hekimin yapması ihtiyaç duyulan bir davranışı yapmaması durumunda, tabip, dikkatsizlik suretiyle icrai bir davranış sergilemiş olacak ve böylelikle suçu işlemiş olacaktır.
Maddede kabahatun tinsel unsuru olarak kast öngörülmüştür. Hekimin hastaya bilerek ve isteyerek doğrusu kasıtlı olarak zarar vermesi, nadir gerçekleşebilecek bir vakadır. Sadece burada, olası kast kavramı önem kazanmaktadır. Hekim, olası kastla, ihmal suretiyle icrai bir davranış aracılığıyla böyle bir kabahatu işleyebilecektir. Bu konuda şu örneği vermek yerinde olacaktır: İntihar etmiş ve bir şekilde ölmeden önce ve ölüm tehlikesiyle hastaneye yetiştirilmiş bir hastaya hastanın rızası olmadığını düşünerek yada herhangi bir başka sebepten dolayı müdahale etmemesi durumunda hekimin kastından söz edilecektir. Sadece hekimin, hastanın hayati tehlikesi olduğunu bilmesi ve buna karşın hastanın hayatını kaybetmesi riskini göze alıp, tedaviyi üstlenmeyip sevk etmesi durumunda, hekimin olası kastından söz edilecektir ve söz konusu madde hekime uygulanabilecektir.

3. İntihara Yönlendirme
Bu konu, Türk Ceza Kanununun 84. Maddesinde düzenlenmiş olup,
“(1) Başkasını intihara azmettiren, teşvik eden, başkasının intihar sonucunı kuvvetlendiren veya başkasının intiharına herhangi bir şekilde yardım eden birey, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) İntiharın gerçekleşmesi durumunda, fert dört yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Başkalarını intihara alenen teşvik eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu fiilin basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, kişi dört yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(4) İşlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan veya ortadan kaldırılan kişileri intihara sevk edenlerle cebir veya tehdit kullanmak suretiyle kişileri intihara mecbur edenler, kasten öldürme kabahatundan görevli tutulurlar.”
şeklindedir.
Hekimin hastasına intihar konusunda yardım etmesi durumunda, bu madde hüküm ve neticelarını doğuracaktır. Bu noktada, söz mevzusu madde daha çok ötenazi konusunda gündeme gelmekte ve ötenaziyi yasaklamaktadır.

4. Taksirle Öldürme
Taksirle öldürme kabahatu, 5237 sayılı kanunun 85. Maddesinde hüküm bulmuştur:
“(1) Taksirle bir insanoğlunun ölümüne yol açan fert, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) fiil, birden fazla insanın ölümüne yahut bir yada birden fazla ferdin ölümü ile beraber bir yada birden fazla ferdin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi üç yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Taksirle öldürme konusu kapsamında hekimin sorumluluğu açısından tıbbi uygulama hatası(malpraktis) ve komplikasyon kavramları ve bu kavramların ayrılması büyük örutubet taşımaktadır. Sadece bu, ayrıntılı incelenmesi ihtiyaç duyulan bir konu olup, bir başka bilimsel çalışmamızın konusudur.

5. Kasten Yaralamanın İhmali Davranışla İşlenmesi
Kasten Yaralamanın İhmali Davranışla işlenmesi suçu, Ceza Kanununun 88. Maddesinde ele alınmıştır:
“(1) Kasten yaralama fiilinin fert üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafifçe olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
(2) Kasten yaralamanın dikkatsizliği davranışla işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte ikisine kadar indirilebilir. Bu hükmün uygulanmasında kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesine ilişkin koşullar göz önünde bulundurulur.”
Bu konuda da İhmal suretiyle icrai davranışla kasten öldürme fiilinin işlenmesine ilişkin yorumlarımız geçerli olacaktır.

6. Taksirle Yaralama
Taksirle yaralama konusu 5237 sayılı yasanın 89. Maddesinde işlenmiş olup, taksir mevzusunda söyleyeceklerimiz, taksirle adam öldürme konusunda meydana getirdiğimız açıklamalarla aynı olacaktır:
“(1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren yada sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına yol açan fert, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
a) Duyularından yada organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına,
b) Vücudunda kemik kırılmasına,
c) hitabında sürekli zorluğa,
d) Yüzünde sabit ize,
e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,
f) gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına,
neden olmuşsa, birinci fıkraya bakılırsa belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır.
(3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa yada bitkisel hayata girmesine,
b) Duyularından yada organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,
c) mevzuşma yahut çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,
d) Yüzünün devamlı değişikliğine,
e) gebe bir hanımın çocuğunun düşmesine,
neden olmuşsa, birinci fıkraya gore belirlenen ceza, bir kat artırılır.
(4) Fiilin birden fazla ferdin yaralanmasına niçin olması hâlinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(5) bilinçli taksir hâli hariç olmak üzere, bu maddenin kapsamına giren suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.”

7. İnsan Üzerinde deney
İnsan üzerinde gözlem konusu, 5237 sayılı yeni Türk Ceza Yasasıyla düzenlenmiş olan bir öteki yargı olmakla birlikte bu yasanın 90. Maddesinde düzenlenmiştir:
“(1) İnsan üzerinde bilimsel bir gözlem yapan fert, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) İnsan üzerinde meydana getirilen rızaya dayalı bilimsel deneyin ceza sorumluluğunu gerektirmemesi için;
a) Deneyle ilgili olarak yetkili kurul yada makamlardan lüzumlu iznin alınmış olması,
b) Deneyin öncelikle insan dışı gözlem ortamında veya yeterli sayıda hayvan üzerinde yapılmış olması,
c) İnsan dışı deney ortamında yada hayvanlar üzerinde meydana getirilen deneyler sonucunda ulaşılan bilimsel verilerin, varılmak istenen hedefe ulaşmak açısından bunların insan üzerinde de yapılmasını gerekli kılması,
d) Deneyin, insan sağlığı üzerinde öngörülebilir zararlı ve kalıcı bir tesir bırakmaması,
e) gözlem sırasında kişiye insan onuruyla bağdaşmayacak ölçüde acı verici yöntemlerin uygulanmaması,
f) Deneyle varılmak istenen amacın, bunun kişiye yüklediği külfete ve bireyin sağlığı üzerindeki tehlikeye göre daha ağır basması,
g) Deneyin nitelik ve neticeları hakkında yeterli bilgilendirmeye dayalı olarak açıklanan rızanın yazılı olması ve herhangi bir menfaat teminine bağlı bulunmaması,
Gerekir.
(3) Çocuklar üzerinde bilimsel deney aslabir surette yapılmaz.
(4) Hasta olan insan üzerinde rıza olmaksızın tedavi fakatçlı denemede bulunan fert, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, bilinen tıbbî müdahale şekillerinin uygulanmasının sonuç vermeyeceğinin anlaşılması üzerine, birey üzerinde yapılan rızaya dayalı bilimsel yöntemlere uygun tedavi fakatçlı deneme, ceza sorumluluğunu gerektirmez. Açıklanan rızanın, denemenin nitelik ve sonuçları hakkında yeterli bilgilendirmeye dayalı olarak yazılı olması ve tedavinin uzman hekim tarafından bir hastane ortamında yapılması gerekir.
(5) Birinci fıkrada tanımlanan kabahatun işlenmesi sonucunda mağdurun yaralanması veya ölmesi hâlinde, kasten yaralama yada kasten öldürme kabahatuna ilişkin hükümler uygulanır.
(6) Bu maddede tanımlanan suçların bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel fert hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.”
Bu madde cezai sorumluluğu düzenleyen bir madde olmakla birlikte, insan üzerinde yapılacak deneyin nasıl olması gerektiğini düzenleyen bir yargı niteliğindedir.

8. Organ yada Doku Ticareti
Türk Ceza Kanununun 91. Maddesiyle düzenlenmiş bu hüküm,
“(1) Hukuken geçerli rızaya dayalı olmaksızın, kişiden organ alan kimse, beş yıldan dokuz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kabahatun mevzusunun doku olması hâlinde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(2) Hukuka aykırı olarak, ölüden organ veya doku alan kimse, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Organ veya doku alan kişi, satan, satılmasına aracılık eden birey hakkında, birinci fıkrada belirtilen cezalara hükmolunur.
(4) Bir ve üçüncü fıkralarda tanımlanan kabahatların bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.
(5) Hukuka aykırı yollarla elde edilmiş olan organ yada dokuyu saklayan, nakleden veya aşılayan fert, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(6) Belli bir çıkar karşılığında organ veya doku teminine yönelik olarak duyuru veya reklam veren yada yayınlayan birey, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(7) Bu maddede tanımlanan kabahatların bir tüzel bireyin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel fert hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
(8) Birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi sonucunda mağdurun ölmesi hâlinde, kasten öldürme suçuna ilişkin hükümler uygulanır.”
şeklinde olup, hekime kişiden organ alırken rızaya dayanma; ölüden organ yada doku alırken ise hukuka uygun davranma yükümlülüğü getirmiştir. Ek olarak hekim organ yada doku satımına aracı olursa da görevli olacaktır.

9. Çocuk Düşürtme
Çocuk düşürtme mevzusu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 99. Maddesinde ele alınmıştır:
“(1) Rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürten birey, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Tıbbî zorunluluk bulunmadığı hâlde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu durumda, çocuğunun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
(3) Birinci fıkrada yazılı eylem kadının gövde veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına niçin olmuşsa, kişi altı yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne niçin olması hâlinde, onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(4) İkinci fıkrada yazılı eylem kadının gövde veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına niçin olmuşsa, kişi üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin hanımın ölümüne neden olması hâlinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(5) Rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftayı doldurmamış olan bir hanımın çocuğunun yetkili olmayan bir birey tarafınca düşürtülmesi hâlinde; iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan diğer fiiller yetkili olmayan bir birey tarafından işlendiği takdirde, bu fıkralara göre verilecek ceza, yarı oranında artırılarak hükmolunur.
(6) hanımın mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması hâlinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Sadece, bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir.”
hüküm, çocuk düşürtme mevzusunda hekime bazı yükümlülükler getirmektedir. Öncelikle tabip çocuk düşürtürken rıza almalıdır. Tıbbi zorunluluk olmadığı takdirde, gebeliğin onuncu haftası tamamlandığı anda, çocuk düşürtme mevzusunda gösteriliş rızanın bir hükmü kalmayacak ve hekim çocuğu düşürtemeyecektir. Bu konuda istisna hanımın mağdur olduğu suçtur ki, kanun koyucu bu durumda da rızanın hüküm ve sonuçlarını doğuracağı süreyi 20 hafta olarak belirlemiştir.

10. Kısırlaştırma
Kısırlaştırma mevzusu, ceza kanununun 101. Maddesinde şu şekilde ele alınmıştır:
“(1) Bir erkek yada kadını rızası olmaksızın kısırlaştıran kimse, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiil, kısırlaştırma işlemi yapma yetkisi olmayan bir kimse tarafından yapılırsa, ceza üçte bir oranında artırılır.
(2) Rızaya dayalı olsa bile, kısırlaştırma fiilinin yetkili olmayan bir kişi tarafınca işlenmesi hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”
Kanun koyucu, hekime bu konuda zaten hekimin yükümlülüklerinden olan rıza alma yükümünü vermiştir.

11. Ayrımcılık
5237 sayılı Kanunun 122. Maddesinde ayrımcılık konusu hükme bağlanmış olup şöyledir:
“(1) Kişiler içinde dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak;
a) Bir taşınır yada taşınmaz malın satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını yada hizmetten yararlanılmasını engelleyen yada kişinin işe alınmasını yada alınmamasını yukarıda sayılan hâllerden birine bağlayan,
b) gıda maddelerini vermeyen yada kamuya arz edilmiş bir hizmeti yapmayı reddeden,
c) bireyin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engellemiş olan,
Kimse hakkında altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.”
Kamuya arz edilmiş hizmet kapsamına, sağlık hizmetleri de dahildir. Bu bağlamda her ne kadar mesleki etik kuralları çerçevesinde işlenme ihtimali düşük olsa da, hekimlerin de bu suçu işleme mümkünlığı bulunmaktadır.

12. Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme yada Ele aktarmaVerileri hukuka aykırı olarak ele geçirme mevzusu, Türk Ceza Kanununun 136. Ve 137. Maddelerinde düzenlenmiştir:
“(1) Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan yada yakalayan kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
“(1) Yukarıdaki maddelerde tanımlanan kabahatların;
a) Kamu görevlisi tarafınca ve görevinin verdiği yetki fenaye kullanılmak suretiyle,
b) Belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle,
İşlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

13. Radyasyon Yayma
5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 172. Maddesi, radyasyon yayma konusunu düzenlemektedir:
“(1) Bir başkasını, sağlığını bozmak amacıyla ve bu amacı gerçekleştirmeye elverişli olacak surette, radyasyona doğal olarak tutan fert, üç yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkradaki fiilin belirsiz sayıda kişilere karşı işlenmiş olması hâlinde, beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.
(3) Bir başkasının hayatı, sağlığı veya malvarlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli olacak biçimde radyasyon yürüyerek yada atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine etkide bulunan birey, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(4) ışınım yayılmasına veya atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine, bir laboratuvar yada tesisin işletilmesi sırasında lüzumlu dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak yol açan kişi, fiilin bir başkasının yaşamı, sağlığı yada malvarlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli olması hâlinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Bu yargı, radyoloji uzmanı hekimler için örutubet taşımaktadır. Laboratuar yada tesisin işletilmesinde dikkat ve özen yükümlülüğü yerine getirilmelidir. Aksi takdirde kısaca başkasının hayatına, sağlığına veya malvarlığına zarar geldiği halinde, kişiler görevli olacaktır. Burada dikkat edilmesi gerekir ki, kişilerin yaşamı veya sağlığına zarar gelmesi durumunda uygulanacak hükümler, öldürme ve yaralama hükümleri olacaktır.

14. Bulaşıcı Hastalıklara İlişkin Tedaviye Aykırı Davranma
Bu mevzu, ceza yasasının 195. Maddesinde düzenlenmekte olup,
“(1) Bulaşıcı hastalıklardan birine yakalanmış yada bu hastalıklardan ölmüş kimsenin bulunmuş olduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uymayan kişi, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
şeklindedir.

15. Resmi Belgede Sahtecilik
Resmi belgede Sahtecilik suçu, 5237 sayılı yasanın 204. Maddesinde düzenlenmiştir:
“(1) Bir resmî belgeyi düzmece olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren yada sahte resmî belgeyi kullanan birey, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen yada düzmece resmî belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge durumunda olması hâlinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.”
Bu yargı de hekime bir mecburiyet getirmektedir.

16. Sıhhat Mesleği Memurunun Gerçeğe Aykırı Belge Düzenlemesi
Bu konu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 210. Maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.
“Gerçeğe aykırı belge düzenleyen hekim, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire yada öteki sağlık mesleği mensubu, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Düzenlenen belgenin kişiye haksız bir menfaat sağlaması veya kamunun yada kişilerin ziyanına bir sonuç doğurucu kalite taşıması hâlinde, resmî belgede sahtecilik hükümlerine gore cezaya hükmolunur.”
Bu hüküm, görevlerinin önemi sebebiyle yalnızca sağlık mesleği memurlarına getirilmiştir.

17. Sıhhat Mesleği Mensuplarının kabahatu Bildirmemesi
Bu suç, ceza kanununun 280. Maddesinde düzenlenmiştir:
“(1) Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir emare ile karşılaşmasına karşın, durumu yetkili makamlara bildirmeyen veya bu hususta gecikme gösteren sağlık mesleği mensubu, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) sıhhat mesleği mensubu deyiminden tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire ve sıhhat hizmeti veren öteki kişiler anlaşılır.”
Burada, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, kabahatu bildirme yükümünü tüm suçlar için düzenlemiştir.
Bu mevzu, hekimin suç duyurusu yükümlülüğü başlığı altında incelenecek bir konudur.
Ayrıca suç konusunda herhangi bir emare olması, hekimin bildiğim yükümlülüğünün doğması için kafi olacaktır.
Eski şu demek oluyor ki 765 sayılı Türk Ceza Kanununda bu suç duyurusu kendisine yardım ettikleri kimseyi takibata maruz kılacak ahval müstesna olmak üzere” ifadesi yer almışken, bu hükme yeni kanunda yer verilmemiştir. Doğrusu 5237 sayılı kanun, sıhhat çalışanlamış olurının tedavisine yardım ettikleri hastaların kovuşturulmasını gerektirecek kabahatların da bildirilmesini emretmektedir. Bu yargı dolayısıyla suça bulaşmış kişiler, kendi yaşamları pahasına, hastaneye başvurmaktan kaçınacaktır.6

18. Genital Muayene
Genital muayene konusu, ceza kanununun 287. Maddesinde hükme bağlanmıştır:
“(1) Yetkili egemen ve savcı kararı olmaksızın, kişiyi genital muayeneye gönderen yada bu muayeneyi meydana getiren fail hakkında üç aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(2) Bulaşıcı hastalıklar dolayısıyla kamu sağlığını korumak amacıyla kanun ve tüzüklerde öngörülen hükümlere uygun olarak yapılan muayeneler açısından yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmaz.”
Bu maddede de jinekoloji uzmanlarına zorunluluk getirilmiş ve adli vakalarda hakim ve savcı kararı üzerine genital muayene yapabilecekleri belirtilmiştir.

19. İrtikâp
İrtikap kabahatu, kamu görevlisi olan kişilerin işleyebileceği bir suç olup, ceza kanununun 250. Maddesinde ele alınmıştır:
“(1) Görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına yada bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi icbar eden kamu görevlisi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Görevinin sağladığı güveni fenaye kullanmak suretiyle gerçekleştirdiği hileli davranışlarla, kendisine yada başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi ikna eden kamu görevlisi, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) İkinci fıkrada tanımlanan kabahatun ferdin hatasından yararlanarak işlenmiş olması hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”
Bu konuda bir Yargıtay kararı örneği inceleyebiliriz:
“...Sanık doktorun, müştekinin kızı A...’nın düşerek basından ağır şekilde yaralanması üzerine, müşteki babası tarafınca ........ Hastahanesi’ne getirilip, sanığın görevli olduğu beyin cerrahisi kısmında ameliyat edildiği, ameliyattan sonrasında kızının durumunu soran müştekiye hitaben: Durumu simdi iyi, ancak kötüye gidebilir. Hepimiz bu isi dışarıda üç milyona yapıyoruz. Devlet Hastanesinde yapıldığı için senden 750 bin lira isterim diyerek, müştekiyi kendisine haksız yere para vermeye icbar ederek cebri irtikap suçunu islediği...”7

20. Rüşvet
Rüşvet de kamu görevlilerine özgü bir suç olup, 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 252. Maddesinde düzenlenmiştir:
“(1) Rüşvet alan kamu görevlisi, dört yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Rüşvet veren kişi de kamu görevlisi benzer biçimde cezalandırılır. Rüşvet mevzusunda anlaşmaya varılması hâlinde, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur.
(2) Rüşvet alan veya bu mevzuda anlaşmaya varan bireyin, yargı görevi yapan, yargıcı, bilirkişi, noter yada yeminli mali müşavir olması hâlinde, birinci fıkraya bakılırsa verilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.
(3) Rüşvet, bir kamu görevlisinin, görevinin gereklerine aykırı olarak bir işi yapması yada yapmaması için kişiyle vardığı antak kalma çerçevesinde bir yarar sağlamasıdır.
(4) Birinci fıkra hükmü, kamu kurumu niteliğindeki meslek müesseseları, kamu müessese yada müesseselerinin ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuş şirketler, bu tarz şeylerin bünyesinde etkinlik yapan vakıflar, kamu yararına çalışan dernekler, kooperatifler ya da halka açık anonim şirketlerle hukukî ilişki tesisinde veya tesis edilmiş hukukî ilişkinin devamı sürecinde, bu tüzel kişiler adına hareket eden kişilere görevinin gereklerine aykırı olarak yarar sağlanması hâlinde de uygulanır.
(5) Yabancı bir ülkede seçilmiş veya atanmış olan, yasama veya idarî veya adlî bir görevi yürüten kamu kuruluş veya kurumlarının işgören yada görevlilerine yada aynı ülkede uluslararası nitelikte görevleri yerine getirenlere, uluslararası ticarî işlemler sebebiyle, bir işin yapılması yada yapılmaması yada haksız bir yararın elde edilmesi veya muhafazası amacıyla, direkt veya dolaylı olarak yarar teklif veya vaat edilmesi yada verilmesi de rüşvet sayılır.”
Bu mevzuda da Yargıtay kararlarını inceleyecek olursak:
“...Olayımızda, ......... Devlet Hastanesinde Kalp Damar ve Göğüs Cerrahi olarak görevli bulunduğu anlaşılan sanığın kendisine bir süre önce akciğer rahatsızlığı sebebiyle hastanede başvurmuş bulunan müştekinin gelini yeşil kart sahibi ...’yı hastaneye yatırıp birkaç gün sonrasında ameliyat etmek için müştekiden "ameliyat parası" adı altında 50.000.000 lira para istediği, yapılan pazarlık sonucu müşteki ile sanığın 35.000.000 lira konusunda anlaşmaya vardıkları ve bu paranın 8.000.000 lirasının müşteki tarafından sanığa o anda verildiği, aynı gün öğleden sonra müştekinin Valiliğe başvurup vakaı anlatması üzerine temin ve numaraları tesbit edilen 27.000.000 lira paranın müşteki tarafınca sanığa muayenehanesinde verilmesinden derhal sonrasında sanığın polislerce cebindeki söz konusu paralarla beraber suçüstü yakalanmış olduğu, olay ve yakalama tutanağı, müştekinin polisteki samimi ifadeı tanıklar V.... Ve F......’nın açıklamaları, sanığın tevil yollu ikrarı ve tüm dosya içeriğinden anlaşılmış bulunması karsısında, sanığın sabit olan eylemi meydana getirmeye mecbur olduğu şeyi yapmak için rüşvet alma suçunu oluşturduğu biçimde...”8

21. Görevi İhmal
Görevi fenaye kullanma kabahatu, ceza kanununun 257. Maddesinde düzenlenmiştir:
“(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına yol açan yahut kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta dikkatsizlik veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine yada kamunun zararına neden olan veya kişilere haksız bir kazanç elde eden kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) İrtikâp kabahatunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için yada bu yüzden kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar elde eden kamu görevlisi, birinci fıkra hükmüne nazaran cezalandırılır.”
Bu konuda da Yargıtay Kararlarına rastlamak mümkünüdür:
“…görevi dikkatsizlik kabahatu, ceza uygulamasında memur sayılan kimsenin, yapmaya zorunlu olduğu bir isi yapmaması veya yasa ve tüzüklerde yapılması öngörüldüğü biçimde yerine getirmemesi yada belirli yada uygun bir sürede yapılması mecburi bulunan bir hizmet yada hareketi geciktirmesi ile kaynaklanır, görevi dikkatsizlik kabahatunda etkin olmayan (eylemsiz) bir davranış söz mevzusudur...Inceleme konusu olayda; 23.5.1997 günü adli tabibe sevk edilen katılanlara, görevli polislerin yanında bir şeyleri olup olmadığını soran sanık doktor, katılanların bir şeyimiz yok seklindeki beyanları üzerine, muayene yapmadan, darp ve cebir izine rastlanılmadığına ilişkin 23.5.1997 günlü raporu düzenlemiş, aynı gün C.Savcılığına sevk edilen katılanların vücutlarında darp ve cebir izlerine rastlanıldığı saptanmıştır. Doktor olan sanığın bu şekilde ilgili yasa ve yönetmelik hükümlerine aykırı bir biçimde, görevlilerin yanında, katılanların muayene etmeden, sözlü beyanlarına dayanarak rapor düzenlenmesi TCY.Nın 230. Maddesinde düzenlenen görevi ihmal kabahatunu oluşturmaktadır...”9
“...Ancak; sağlık ocağında doktor olan sanığın, nezaretten çıkarılan ve vücudunda ekimozlar bulunan yakınanı gereği benzer biçimde muayene etmeden "darp, cebir izine rastlanmadı" biçiminde rapor düzenleyerek görevi fenaye kullanma kabahatunu islediği...”10

22. Kamu Görevlisinin Ticareti
Bu suç da kamu görevlilerine özgü suç olup, 5237 sayılı yasanın 259. Maddesinde ele alınmıştır:
“(1) Yürüttüğü görevin sağladığı nüfuzdan yararlanarak, bir başkasına mal veya hizmet satmaya çalışan kamu görevlisi, altı aya kadar hapis yada adlî para cezası ile cezalandırılır.”
Bu suçu hekimlere uyarlayıp somutlaştırmak istersek, hekimin hastasını özel bir laboratuara ya da eczaneye yönlendirmesini örnek verebiliriz. Tabip böyle bir davranışta bulunmuş olduğu takdirde cezalandırılacaktır.

"Hekimin Cezai Sorumluluğu" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Tuğçe Oral'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder

  Tutuklamanın Koşulları
Yazar: siirvehikaye - 10.01.2017 13:00 - Yorum Yok

Ceza Yargılamasında, suç işlediği iddia olunan kişilere yönelik uygulanan tedbirler içinde, üzerinde en çok durulması ihtiyaç duyulan ‘tutuklama’dır.
Evrensel olarak benimsenmiş, insan hakları ve bu bağlamda en önemli unsur olan birey hak ve özgürlüklerini kısıtlayan -hatta ortadan kaldıran- bu müessese, genel olarak, topluluğun huzuru ve güvenliği açısından zorunlu olduğu ölçüde dikkkatle başvurulması ihtiyaç duyulan bir tedbirdir.
Hukukumuzda, ana dayanak noktasını Anayasa'nın (Ay.) 19. Maddesindeki çerçeve düzenlemeden alan tutuklama tedbiri hakkında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5. Maddesi de uluslararası bir temel ölçü niteliğindedir. Tutuklama, kişinin özgürlüğünü en ağır biçimde sınırlayan koruma tedbirlerinden biri olduğundan, keyfi uygulamaların önüne geçebilmek için, hukuk sistemleri, bu koruma tedbirini açık ve detaylı biçimde düzenlemeye çalışmaktadırlar. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) da yasa koyucu tarafınca tutuklamaya ilişkin köktencilik sayılabilecek yeniliklerin getirildiği göze çarpmaktadır.
2. GENEL BİLGİLER
2.1- “Tutuklama” Kavramı
Tutuklama, bir yargıç sonucuyla anayasada ve yasada belirtilen koşulların gerçekleşmesi ile, bir ferdin henüz kabahatluluğun hakkında kati karar verilmeden önce, özgürlüğün kaldırılmasıdır. Tutuklama fert özgürlüğünü en ağır biçimde sınırlandıran bir önlem olması sebebiyle, sadece yargıç kararıyla uygulanır. Türk hukukunda bunun istisnası yoktur. Başka bir makam veya fert tutuklama kararı veremez. (Ay 19/4; CMK m.101). Hakkında tutuklama kararı verilen fert ele geçirilir ve tutukevi adı verilen ve genellikle cezaevlerinin bir bölümü olarak yapılan yerlerde tutulur. Hakkında tutuklama kararı verilen kişiye “tutuklu” (mevkuf), bu ferdin içinde bulunmuş olduğu hukuki duruma da “tutukluluk” (mevkufiyet) denilmektedir.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nda ya da Anayasa’mızda tutuklamanın tanımı yapılmış değildir. Sadece doktrinde çeşitli tanımlar yapılmıştır. Kunter/Yenisey’e göre tutuklama; muhakeme hukuku açısından zorunlu hallerde hakimin verdiği karara dayanılarak, hemen hemen bir yargı kararı ile hürriyeti kaldırıcı cezaya mahkûm olmadan, bir sanığın birey özgürlüğünün kaldırılması, tutuk durumuna sokulmasıdır1. Taner’e gore; kendisine suç isnad edilen şahsın bazan adliyenin elinin altında bulundurulması icab eder, bu, maznunun tevkif edilmesi sureti ile temin olunur. Tevkif, maznunun yakalandıktan sonra tevkifhane adı verilen yere gdolayılerek orada alıkonulması demektir2. Yargıtay ise tutuklamayı; “…ceza yargılamasının güvenli yürümesini ve amacına erişmesini sağlamaya yönelik ve yargılama hukuku açısından zorunlu hallerde yargıcın verdiği karara dayanan bir tedbirdir. Yargılamadaki amacına gore, tutucu veya önleyici bir koruma tedbiri olduğu kadar, fert özgürülüğünü kısıtlayan bir içerik de taşımaktadır…” şeklinde tanımlamıştır34.
2.2- Tutuklamanin Amacı Ve Hukuki Niteliği
Tutuklama bir ön ceza veya peşin ceza değil, koruma tedbiridir5. Tutuklama onu haklı gösteren Muhakeme Hukuk gayesinin çeşidine göre, ya tutucu yahut önleyici koruma tedbiri niteliği taşır6. Tutuklama başlı başına bir amaç değil, enstrumantır. Geçici nitelikte bir ceza muhakemesi hukuku kurumudur. Bu durumda tutuklamanın amacının tesbitinin yapılabilmesi için, öncelikle ceza yargılamasındaki amacın ne işe yaradığını tesbit etmek gerekecektir.
Ceza yargılaması amacı, 18. Yüzyıla kadar suçlunun cezalandırılması olmuştur. Bu gayenin kabul edildiği zamanlarda -ki bu dönem, Batı Avrupa’da 18. Yüzyılın ilk yarısına kadar sürmüştür- sanığın suçlu olduğu önceden kabul olunuyor, sanık ile kabahatlu birbirine karıştırılıyor, sanığın beraat imkânı, gayeye aykırı sayılıyordu. Sanığa derhal ‘kabahatlu’ deniliyor; muhakeme hukukunu ilgilendirmeyen sebeplerle sanık tutuklanıyordu7. Ne yazıktır ki, günümüzde de halen tarihte kalmış olması gereken zihniyet varlığını sürdürüyor ve sanığı derhal tutuklama eğilimi gösteriliyor.
18. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise; devlet enerjisinin fenaye kullanılmasını önleyen bir yargılama sistemi ortaya çıkmış; sanık, kabahatlu olduğu kanıtlama olmadığı için masum sayılmış ve korunmuştur, ya da en azından korunmaya çalışılmıştır. Bu safhaya ‘Sanığın Korunması Aşaması’8 denilmiştir.
Üçüncü safhaya gelindiğinde ise; cemiyet menfaati ile bireylerin menfaati bağdaştırılmaya çalışılmış, tüm menfaatleri korumanın tek yolunun maddi gerçeği araştırarak bulmak olduğu kabul edilmiştir. Bu safhada amaç maddi gerçeğe ulaşmak olduğundan, ‘Hakikatin Araştırılaması Safhası’9 olarak adlandırılmıştır.
Ceza muhakemesinin hakikati araştırmak gayesi ne yalnız kabahatluyu cezalandırmak ne de bir tek masumu korumaktır. Sanık kabahatlu ise cezalandırılacak, masum ise beraat ettirilecektir. Günümüzde ceza muhakemesinin amacının bu olduğu kabul edilirse; tutuklama tedbirinin de, bu genel amaca hizmet eden bir amacının bulunduğunun kabulü gerekecektir.
Tutuklama, bir ceza yargılaması önlemi olarak hem gerçeği bulmaya yardım eden hem de kararların uygulanmasını sağlamayı hedef tutan bir işlemdir. Bu bakımdan tutuklamanın 3 amacı vardır: Birinci amaç, sanığın yargılama sırasında el altında bulunmasını sağlamaktır. Sanığın kaçmasının mümkün bulunduğunu gösteren kuvvetli olguların bulunduğu durumlarda, tutuklama yapıldığında, bu fakatç ön plana çıkmıştır (m. 100/2). İkinci amaç, ceza yargılaması organlarının yargılama mevzusu olayı ve buna ilişkin olguları sağlıklı şekilde saptamalarını sağlamaktır. Sanık “delilleri karatma” [gerek Türk ve gerek Alman ceza yargılaması hukuku öğretisinde, “delilleri karartma” olarak adlandırılan bu kavram yasada belirli haller sayılarak formüle edilmiştir (m.100)] kuşkusunun varlığı sebebiyle tutuklandığında bu fakatç göz önünde tutulmuş olur (m. 100/2). Tutuklamanın üçüncü amacı, cezanın yerine getirilmesini sağlamaktadır. Verilen karar kâğıt üzerinde kalacak olduktan sonrasında, yargılamaya gerek yoktur. Bunun önüne geçmek için sanık tutuklandığında, üçüncü amaca ulaşmak istenmiş olur10. Ceza niteliği taşımayan bu kurumun genel amacı, ceza muhakemesinin yapılabilmesini sağlamaktır. Somut olayın niteliklerine bakılırsa yukarıda açıklanmaya çalışılan fakatçlar doğrultusunda ‘tutuklama’ kurumu işlev kazanacaktır.
Centel’ in belirttiği benzer biçimde, uygulamada tutuklamadan aslolan işlevi dışında yararlar beklendiği, sözgelimi toplumda büyük yankı uyandıran suçlarda tutuklamanın kamuoyunu yatıştıracağının ya da başka suçların işlenmesini engelleyeceğinin veya genel önleme aracı olacağının düşünüldüğü; hatta soruşturmayı kolaylaştırma, ikrar sağlama, misilleme, korkutma, devletin gücünü vurgulama amaçlarının hedeflendiği izlenimini uyandırmaktadır.
Tutuklama ile ilgili bir başka sorun da, bir sanık hakkında tutuklama sonucunın her eylem için ayrı ayrı verilip verilmeyeceğidir. Özellikle tutuklama kararının uygulandığı ve sanığın tutukevine konulduğu durumlarda, buna gerek olmayabileceği akla gelebilir. Fakat sanığın her eylemi için ayrı tutuklama kararı verilmesi pratik fakatçlara uygundur. Sanık hakkında verilmiş olan bir tutuklama kararı kaldırıldığında ya da sanık beraat ettiğinde, bir başka kabahattan tutuklu olup olmadığının bilinmesi yerinde olur. Hatta sanık bir kabahatundan ötürü cezasını çekmekte olsa bile, yine de bir başka kabahattan ötürü tutuklama kararı verilmelidir11. Uygulamada bu sonuç göz önünde bulundurularak işlem yapılmaktadır. Sadece bu tedbire başvurulurken, gerçekten amacı doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığının da iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Zira kişinin gereksiz yere tutuklu kalması hem tutuklu açısından, bununla birlikte adalet sistemine duyulan güven açısından kalıcı hasarların doğmasına neden olabilir.
2.3- Uluslararası Belgelerde Tutuklama
“Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi”nde (İHEB) (1948) 9’uncu madde bu mevzuya ayrılmıştır. Maddede, “Hiç kimse keyfi olarak tutulamaz, alıkonulamaz yada sürülemez.” denilmektedir. Maddedeki kavramları bugün ceza yargılaması hukuku alanında kullanılan kavramlar açısından değerlendirdiğimizde, ‘tutulma’nın soruşturma, ‘alıkonulma’nın ise tutuklama karşılığı kullanıldığını söyleyebiliriz12. İnsan haklarını korumak ve güvence altına almak amacıyla kabul edilmiş olan bu belgede, kişi hürriyetini sınırlandıran bu önlemlerin hazzı olmamasının temel alındığı dikkati çekmektedir. Hazzı olmamak, yasalara ve hukuka uygun olmak biçiminde anlaşılmalıdır. Bu noktada detaylı kurlalların konulması görevi iç hukuka bırakılmakta, kişinin hürriyetini sınırlandıracak önlemlerin şartlarının önceden yasalarda açık ve seçik biçimde belirtilmesi istenmektedir.
Avrupa Konseyi tarafınca 1950 yılında Roma’da imzalanarak biri olan “İnsan Hakları Ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme” (İhas) [“İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi” olarak kısaltılan bu sözleşme, Roma’da 4.11.1950 tarihinde imzalanmıştır. Türkiye sözleşmeyi 18.5.1954 tarihinde onaylamıştır. (R.G. 19.8.1954)] tutuklama konusunda daha detaylı kurallar içermektedir.

Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:13

- fert bir suç işlediği şüphesi altında veya suç işlemesine yada suç işledikten sonrasında kaçmasına engel olmak zarureti inancını doğuran makul sebeplerin varlığı dolayısıyla, yetkili adli makam önüne çıkarılmak üzere yakalanabilir ve tutuklanabilir (İözgü m. 5/1-c).
- Tutuklanan her ferde, tutuklanmasını gerektiren nedenler ve kendisine karşı vaki tüm isnadlar en kısa zamanda ve anladığı bir dille bildirilir (İhas m. 5/2).
- Yukarıdaki şartlara göre yakalanan veya tutuklanan herkesin, derhal bir yargıç veya adli vazife meydana getirmeye kanunen mezun kılınmış diğer bir işyar huzuruna çıkarılması gerektiği benzer biçimde, makul bir süre içinde yargılamaya veya adli koğuşturma sırasında özgür bırakılmaya hakkı vardır. Salıverme ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir güvenceye bağlanabilir (İhas m. 5/3).
- Yakalanması yahut tutuklanması nedeniyle hürriyetinden mahrum bırakılan her fert, hürriyeti sınırlandırmanın yasaya uygunluğu hakkında kısa bir zamanda karar vermesi ve keyfiyet yasaya aykırı görüldüğü takdirde, tahliyesini emretmesi için bir mahkemeye itiraz etmek hakkını haizdir (İözgü m. 5/4).
- ayrıca yukarıda sayılan hükümlere aykırı olarak yapılmış bir soruşturma veya tutuklama işleminin mağduru olan bireyin tazminat istemeye hakkı vardır (İhas m. 5/5).
3. TUTUKLAMANIN KOŞULLARI
3.1- Tutuklamanın Maddi Koşulları
Tutuklamanın iki maddi koşyüce vardır: Olguya dayanan kuvvetli suç şüphesi bulunması ve Yasa’da gösterilen tutuklama sebeplerinden birinin gerçekleşmesi.

A- kuvvetli Suç Şüphesi

Şüphelinin yada sanığın suçu işlediği konusundaki basit ve olguya dayanmayan soyut şüphe, tutuklama kararı verilebilmesi için kafi değildir. Tutuklama kararı verilebilmesi için, tutuklamanın talep edilmiş olduğu andaki delillere bakılırsa, kişinin fail veya suç ortağı olarak bir kabahatu işlediği mevzusunda büyük bir olasılık görülmelidir. Bu açıdan, sanığın tutuklanabilmesi için, Anayasanın 19. Maddesinin 3. Fıkrasında ve paralel olarak düzenlenmiş olan CMK’nın 100. Maddesinde de açıklandıği şeklinde, ferdin suç işlediği mevzusunda kuvvetli şüphenin varlığı gerekmektedir14.
CMK m. 100/1 gereğince, güçlü suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama sebebinin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza yada güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.
Tutuklama kararının verilebilmesi için ihtiyaç duyulan şüphe, tutuklama istenen somut olayın özellikleri gözönüne alınarak değerlendirilmelidir. Kanunun aradığı şüphe ‘kuvvetli’ şüphedir. Dikkat edilmelidir ki, tutuklama, fert özgürlüğünü ortadan kaldıran çok ağır bir tedbir olduğundan, kamu davasının açılması için bile kafi şüpheyi (delili) kâfi gören (CMK m. 170/2) yasa koyucu, burada özellikle eldeki deliller değerlendirildiğinde; ‘yeterli’ olan değil ‘kuvvetli’ olan şüpheyi aramıştır (CMK m. 100/1). Erem’e nazaran burada sözü edilen ‘güçlü şüphe’ delil değil delile yaklaşan bir kavramdır. Kunter’e bakılırsa ise, kasdedilen delillerin bir türü olan emare değil, her türlü delille belirmesi mümkün, suçu işlemiş olma şüphesidir.
Kanunda ifadesini kabul eden “kuvvetli şüphe”, kişinin fail veya suç ortağı olarak bir kabahatu işlediği mevzusunda büyük bir ihtimal bulunmasıdır. Kuvvetli şüphenin varlığını hakim takdir edecektir. Tutuklama kararında kuvvetli şüphenin var olduğu kaanatini uyandıran nedenler, vakıalar belirtilmelidir.

B- Tutuklama nedenlerinin Varlığı
kişinin kabahatluluğu hakkında kuvvetli şüphe bulunması onun tutuklanması için tek başına kafi değildir. Kişinin suçluluğu konusunda duyulan güçlü şüphenin yanı sıra Kanun’da tek tek sayılmış olan tutuklama nedenlerinden herhangi birinin bulunup bulunmadığının da araştırılması gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. Maddesinin 2. Fıkrasında sayılarak belirlenen bu sebepler şunlardır:
a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması yada kaçacağı şüphesini
uyanduran somut olguların varlığı;
b) Şüpheli yada sanığın davranışlarıyla;
1. Delilleri yok edeceğine, gizleyeceğine veya değiştireceğine yada,
2. şahit, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde
bulunacağına dair kuvvetli şüphe uyandırması.

Görüleceği üzere tutuklama sebeplerinin gerçekleştiği mevzusunda da kuvvetli şüphe olmalıdır. Başka bir anlatımla, Yasa, kaçma şüphesi ve delilleri karartma şüphesi olmak üzere iki tane tutuklama nedeni öngördüğünden, şüpheli yada sanığın kaçacağına veya delilleri karartacağına dair şüpheyi destekleyen kuvvetli deliller bulunmalıdır.

B.1. Kaçma şüphesi
Şüphelinin veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran olguların bulunması bir tutuklama nedenidir. Kaçma; sanığın, kasten, adli makamların kendisini mahkemeye davetini veya diğer muhakeme işlemleri için lüzumlu olduğu biçimde hazır bulundurulmasını olanaksız kılması demektir15.
Kaçma şüphesinin varlığını hakim takdir ederken somut olayın özelliklerini göz önüne almalıdır. Kanun, somut olgular ölçekını madde metnine ekleyerek bunu bir zorunluluk haline getirmiştir. Kabahatu işledikten sonrasında saklanmak maksadı ile ikametgâhını değiştirmiş olan kimse kaçmış sayılmalıdır16. Sanığın, kolluk kuvvetlerinin suç mahalline ulaştığı sırada, kaçarken yakalanması kaçma şüphesinin varlığı için kafi sayılabilir. Sanığın yurt dışına çıkmak için pasaport başvurusu yapması, kaçma şüphesinin varlığına delalet edebilir. Hakim, bunun benzer biçimde somut olguları tutuklama kararında belirterek, kararını vermelidir.

B.2. Delilleri karartma şüphesi
suçluluğu hakkında güçlü şüphe bulunan kişi, delillerin karartılması şüphesi sebebi ile de tutuklanabilir. CMK’ ya gore, şüpheli veya sanığın davranışları;
1) Delilleri yok etme, gizleme veya değişiklik yapma,
2) tanık, mağdur yada başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,
şüphesi oluşturuyorsa delileri karartma şüphesinden söz edilir.
Delilerin yok edilmesi, değiştirilmesi ve gizlenmesi, suçun izlerini yok etmek anlamına gelir. Böylece, sanığın yahut şüphelinin, maddi gerçeğin ortaya çıkartılmasını engelleyebilecek davranışlarının önüne geçilmek istenmiştir. Beyanda bulanacak kişilere baskı yapılmak istenmesi delileri karartma nedeni ile tutuklanma nedeni olabilir. Bir ekip somut olgular ve bunların yol açacağı kuvvetli şüphenin bulunması tutuklamaya karar verilmesi için bir zorunluluktur. Sadece, maddi gerçeğin aydınlatılmış olması, tüm delillerin toplanmış olması veya tüm delillerin karartılmış olması durumlarında, delilleri karartma şüphesinden artık söz edilemeyecektir.
Delillerin karartılması şüphesinin bulunup bulunmadığı ancak somut olayın özellikleri ile, sanığın kişiliği, tutumları, yaşam koşulları dikkate alınarak tutuklamanın sebebi olmalıdır. Her suç için zan altındaki kişinin kesinlikle maddi gerçeği saklamak isteyeceği yolunda bir ön yargıdan yola çıkılarak tutuklamaya karar verilmesi anayasa ile güvence altına alınmış olan fert özgürlüğünü derinden zedeler.
Delillerin karartılması şüphesi ile tutuklamaya başvurulmasının, arama-elkoyma-şahit ve bilirkişileri erken dinleme gibi başka yollarla, sanığın delilleri etkilemesinin devletçe önüne geçilebileceği öne sürülen nedeni ile Alman doktrininde eleştirilmektedir.
B.3. Yasal karineler
Bazı kabahatlardan dolayı tutuklama kararı verilebilmesi için tutuklama sebeplerinin varlığı aranmaz. Bu suçların işlendiğine dair güçlü suç şüphesinin bulunması tutuklamaya karar verilebilmesi için yeterlidir. Hakkaten, yasa koyucu bahis konusu maddede "aşağıdaki kabahatların işlendiği hususunda güçlü şüphe sebeplerinin varlığı halinde tutuklama nedeni var sayılabilir" diyerek, kamu düzeni için ciddi tehlike yaratacak bir ekip kabahatlarda kaçma tehlikesi ya da delillerin karartılması şeklinde tutuklama nedenlerini adeta var kabul ederek, güçlü şüpheyi başlı başına bir tutuklama nedeni olarak öngörmüş gözükmektedir.
Bu noktada dikkatle üzerinde durulması gereken bir öteki husus da şudur ki, 5271 sayılı CMK, "katalog sistemi" ve "şablon suçlar" olarak nitelendirilen yapılanmayı seçerek, genel geçer bir karine belirlemektense bu tip kabahatları tek tek saymış ve "tutuklamayı istisnaileştirme" çabasını pekiştirmiştir. Katalog halinde sayılan bu kabahatlara bakıldığında, bu suçların cemiyet düzenini en çok tehdit eden kabahatlardan olması dikkat çekicidir. Centel, yasada tek tek karine olarak sayılan bu kabahatların işlenmesi durumunda, hakimin, tutuklama sebebinin var olup olmadığını araştırmadan, tutuklama kararı vermesinin hukuk devleti kavramı ile bağdaşmayacağını, zira tutuklamanın bir ön ceza olmadığını anlatmaktadır. Yurtcan’a gore de, yeni düzenlemede suçlar sayılarak tutuklama doğrultusu verilmesi, uygun bir çözüm değildir. Her ne kadar bu hükümde bir tutuklama karinesine yer verildiği söylenecek ise de, tutuklama konusundaki uygulama dikkate alındığında, bu suçların söz konusu olduğu vakalarda, adeta otomatikman tutuklama neticeları ortaya çıkacaktır.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (m.100/3) sayılmış olan suçlar şunlardır:

a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer edinen;
1. Soykırım ve insanlığa karşı kabahatlar (m. 76, 77, 78),
2. Kasden öldürme (m. 81, 82, 83),
3. (Ek: 6.12.2006 – 5560/17 m.) Silahla işlenmiş kasten yaralama (m. 86, fıkra 3, bent e) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (m. 87),
4. İşkence (m. 94,95),
5. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, m.102),
6. Çocukların cinsel istismarı (m.103),
7. (Ek: 6.12.2006 – 5560/17 m.) Hırsızlık (m. 141,142) ve yağma (m. 148,149),
8. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (m.188),
9. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, m. 220),
10. Devletin Güvenliğine Karşı kabahatlar (m. 302, 303, 304, 307, 308),
11. Anayasal Düzene ve Bu Düzeninin İşleyişine Karşı suçlar (m. 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),
b) 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı yakıcı Silahlar ve Bıçaklar ile öteki Aletler Hakkında Yasa’da tanmlanan silah kaçakcılığı (m.12) kabahatları.
C) 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 22’nci maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet kabahatu.
D) (10.7.2003 tarihli ve (mülga) 4926 sayılı) 5607 sayılı Kaçakçılıkla mücadele Kanunu’nda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
E) 21.7.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve doğa Varliklarını Koruma Yasası’nın 68 ve 74’üncü maddelerinde tanımlanan kabahatlar.
F) 31.8.1956 tarihindeki ve 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 110’uncu maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma kabahatları.

5560 sayılı yasayla, tutuklama nedeninin var olduğu karinesini gösteren suçlar arasına, TCK’da yer alan, silahla işlenmiş kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 86 üçüncü fıkra (e) bendi, 87) ile TCK’nın 141,142i148,149. Maddelerindeki hırsızlık ve yağma suçları da iştirak etmiştir. Bu ek, uygulamadan gelen eleştirileri dikkate alarak yapılmış bir değişikliktir.

B.4. Adli kontrol tedbirinin yetersiz kalması

5271 Sayılı CMK’nın 112. Maddesine göre: ‘Adli denetim hükümlerini isteyerek yerine getirmeyen şüpheli veya sanık hakkında, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun, yetkili yargı mercii hemen tutuklama kararı verebilir.’ Görüleceği üzere, yasa koyucu, tutuklamadan çok daha hafif bir koruma tedbiri olan adli denetim kurumunun yetersiz kalması halinde de tutuklamaya başvurulabileceğini ve bu durumun tedbirde orantılılık ilkesine ters düşmeyeceğini öngörmüşür.
3.2- Tutuklamanın Biçimsel Koşulları
a- Tutuklama Yasağının Bulunmaması
Yasakoyucu, bir tek adli para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı bir yıldan fazla olmayan kabahatlarda tutuklama yasağı öngörmüştür (CMK m. 100/4). Sıradan kabahatlardan dolayı özgürlüğü kısıtlayıcı, ağır bir tedbire başvurulamaz.
Onbeş yaşını doldurmamış çocuklar hakkında, üst sınırı beş yılı aşmayan hapis cezasını gerektiren fiillerinden dolayı tutuklama kararı verilemez. (ÇKK m. 21)

b- Muhakeme Şartının Gerçekleşmesi
Tutuklama ceza muhakemesi gayesi ile yapıldığı için, muhakemenin yapılması bir şarta bağlıysa, tutuklama için, önce bu şartın gerçekleşmiş olması aranmalıdır. Şartın gerçekleşmemesi nedeni ile muhakeme yapılamayacaksa tutuklama tedbirine başvurmak da anlam ifade etmeyen ve haksız olur. Sadece, bazı olasılıklarda, konum şüpheli ise tutuklama söz mevzusu olabilir. Örneğin, takip edeni şikâyete bağlı olup, küçüklere veya beden veya akıl hastalığı veya diğer engel dolayısıyla kendini yönetemeyenlere karşı işlenen kabahatlarda, şikâyet aranmaksızın şüphelinin yakalanması mümkündür (CMK m. 90/3). Hal böyle olunca, şikâyetin söz konusu olup olmayacağı anlaşılıncaya kadar şüphelinin hakim önüne çıkarılıp tutuklanması durumu ortaya çıkabilir (CMK m. 91/6). Bu şekilde bir vakada, neticeta şikâyet edilmezse, muhakeme şartı gerçekleşmeden, tutuklamaya başvurulmuş anlamına gelir. Ek olarak, ağır cezalık suçüstü hallerinde, bir muhakeme şartı olan yasama dokunulmazlığının kaldırılması aranmaksızın tutuklamaya başvurulabilmektedir (AY m. 83/2).
Kunter-Yenisey’e gore, muhakeme şartı, kanunlarımızda sistemli bir halde ele alınmadığından -mesala yasama ve memurluk dokunulmazlıklarının kalkmasında olduğu gibi- yalnız bazı şartlar bakımından dağınık hükümler vardır. Ağır cezalık meşhut kabahatlarda bir kural dışı tanına gelmektedir.

C- Sanığa Güvence Belgesi Verilmemiş Olması
Mahkeme, gaip olan sanık hakkında duruşmaya gelmesi halinde tutuklanamayacağı konusunda bir güvence belgesi verebilir ve bu güvence koşullara da bağlanabilir (CMK m. 246). Mahkeme tarafınca kaçaklığına karar verilen sanığa da güvence belgesi verilebilir (CMK m. 248/7). Sanık, hapis cezası alır, kaçma hazırlığında bulunur yada güvence belgesinin bağlı olduğu koşullara uymazsa belgenin geçerliliği kalmaz (CMK m. 246/2).
Güvence belgesi verilen sanık duruşmaya geldiğinde, hakkında tutuklama kararı verilemez. Güvence belgesi suç sayılan hangi fiil için verilmiş ise yanlız o eylemden dolayı tutuklamaya engel olur.

D- Tutuklamanın Orantılı Olması
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun tutuklamayı düzenleyen 100. Maddesinde tutuklamanın “orantılı” olması gerektiği hususu açıkca belirtilmiştir. Sualşturma mevzusu fiilin önemi ve uygulanabilecek ceza veya güvenlik tedbiri dikkate alındığında tutuklama haksızlığa sebep olabilecekse, tutuklamaya karar verilemez. Bunun şeklinde, tutuklama yerine bir başka ceza muhakemesi önlemiyle amaca ulaşılabilecek ise tutuklamaya karar verilemez. Kanunda aranılan ölçülülük ilkesi bunu gerektirmektedir. Gene orantılılık ilkesi gereği, İlk olarak kişi üzerinde daha az hak kısıtlamasına niçin olacak tedbirlere başvurulmalı; tutuklama, önlem olarak başyaralanan son çare olmalıdır.

E- Hakim yada Mahkeme Kararı Bulunması
Tutuklama, fert özgürlüğüne yönelik olarak uygulanan en ağır önlem olduğundan bu kararın ancak hakim tarfından verilmiş olması gerekir. Bu husus fert özgürlüklerini korumak amacıyla anayasada ve kanunda öngörülümüş önemli bir teminattır.
Soruşturma evresinde, şüphelinin tutuklanmasına, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, sulh ceza hakimi tarafınca karar verilir. (CMK m. 101/1, 162). Gecikmede çekince varsa, sulh ceza hakiminin de re’sen tutuklama kararı vermesi mümkündür (CMK m. 163). Barış ceza hakimi tutuklama sonucunı sorgudan sonra verir. Hakim, yakalanarak, tutuklama talebiyle, önüne getirilmiş olan şüpheliyi once usul kanununda düzenlenmiş olduğu şekilde (CMK m. 147) sorguya çeker. Barış ceza hakimi, sorgu sonucunda tutuklama talebini yerinde görür ve yasada tutuklama için gereken şartlar da somut olayda mevcut ise tutuklamaya; aksi takdirde, tutuklama talebinin reddine ve şüphelinin derhal salıverilmesine karar verir17.
Ayrıca, tutuklama talebinin reddedildiği hallerde, red kararına karşı Cumhuriyet savcısının itiraz etmesi halinde, itiraz merciinin tutuklamaya karar verme yetkisi vardır (CMK m. 271/4). Centel’e bakılırsa, itiraz mercii o zaman sanığın yokluğunda tutuklama kararı verecektir18. İtirazı inceleyecek merci, yazılı cevap verebilmesi için itirazı, karşı tarafa bildirebilir. Merci, inceleme ve araştırma yapabileceği şeklinde; gerekli gördüğünde bunların yapılmasını da emredebilir (CMK m. 270). Yasa’da gösterilen istisnalar haricinde, itiraz konusunda duruşma yapılmaksızın karar verilir. Ancak, lüzumlu görüldüğünde Cumhuriyet savcısı ve sonra müdafi yada vekil dinlenir (CMK m. 271).
Kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine yada re’sen mahkemece karar verilir (CMK m. 101/1). Sanığın sorgusu yapılmamışsa, sorgu üzerine tutuklama kararı verilebilir. Ancak, sorgusu yapıldıktan sonrasında sanığın bulunmuş olduğu bir oturumda tutuklanması talep edilmiş yada mahkeme re’sen tutuklamaya karar verecek ise, o zaman tutuklama sebebine ilişkin olarak sanığın savunması alınmalıdır. Bu durumda müdafi atama zorunluluğu vardır. Yasa’ya bakılırsa, yasal hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan sanığın bu nedenle uğrayacağı tüm maddi ve manevi zararları Devletten istemesi mümkündür (CMK m. 141/1-c).
4. TUTUKLAMA KARARI (MÜZEKKERESİ)
Sanık ya da şüphelinin tutuklanmasına sadece hakim tarafınca karar verilebilir. Sualşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hakimi tarafınca, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adli denetim uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere yer verilir (CMK m. 101/1). Tutuklama kararı, hakim tarafınca verilen tutuklama kararı (müzekkeresi) ile sadece yerine getirilir.
Tutuklama müzekkeresi, sanığın tutuklanması için, tutuklama kararı veren makamın, bulunmuş olduğu yere nazaran, sanığı tutuklayacak belli bir kolluk makamına verdiği yazılı emirdir19 20.
Tutuklama kararında, tutuklamanın hukuki ve fiili nedenleri kesinlikle belirtilmelidir. Kanun, kararda gösterilen nedenlerin ne olursa olsun gerekçelerine de yer verilmesini emretmektedir. Böylece uygulamada (iş yükünün de etkisiyle) “…kabahatun nitelik ve mahiyeti ile mevcut delil durumuna nazaran…” ibaresiyle, deyim yerindeyse artık ‘matbulaşan’ tutuklama istemlerinin önüne geçilmek istenmiştir.
Karar, şüpheli yada sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir (CMK m. 101/2). Kararda şüpheli yada sanığın bilinen açık kimliği, yüklenilen ve suç teşkil etmiş olduğu bildirilen eylem de ayrıca yer alacaktır. Bu hususları detaylı bir halde içermeyen bir tutuklama kararı şüphesiz hem kanun maddesinin ruhuna bununla birlikte paralelinde İhas madde 5’ e aykırılık teşkil edecektir. Tutuklama sebepleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazılı yada bunun hemen olanaklı bulunmadığı hallerde sözlü açıklanmayan kişilerin uğradıkları tüm maddi ve tinsel zararları Devletten isteme hakları vardır (CMK m. 141/1-g). (Örneğin, şüpheli veya sanığın yokluğunda tutuklama kararı verilmesi halinde bu vaziyet gerçekleşebilir. Çünkü, Yasa’da şüpheli veya sanığın yokluğunda tutuklama kararı verilmesi, yurt haricinde kaçak olma haliyle sınırlandırılmıştır.)
Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, hakim, eğer tutuklamanın koşulları oluşmuşsa tutuklama kararı verir. Tutuklama kararı verilmezse, şüpheli yada sanık derhal özgür bırakılır. Tutuklama istenildiğinde, şüpheli yada sanık, kendisinin seçeceği yada baro tarafından görevlendirilecek bir müdafiin yardımından yararlanır (CMK m. 101/3). Bu madde ile 100’üncü madde gereğince verilen kararlara itiraz edilebilir. 101. Madde uyarmanca, “…tutuklamaya, tutuklamanın devamına yada bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda hukukî ve fiilî nedenler ile gerekçeleri gösterilir”. Bir başka anlatımla, tutuklama kararı ya da bu hususta sanık ya da şüphelinin özgürlüğünü kısıtlamaya geçindiren her tür karar, mahkemece gerekçelendirilmeli ve somut olayın özellikleri de dikkate alınarak tutuklama tedbirine başvurma yahut bu tedbiri devam ettirme nedenleri açıkça ortaya konulmalıdır. Bu kurala uyulmayarak sonucun baştan savma gerekçelendirilmesi hiç şüphesiz İözgü’ın 5. Maddesine de aykırı olacaktır21.
MALKOÇ/YÜKSEKTEPE’nin de belirttiği benzer biçimde, hakim bu gerekçelendirmeyi ne ‘suç niteliği ya da delil durumu’ benzer biçimde genel olgularla, ne de bir ‘mahkumiyet kararı verircesine’ detaylı yapmalıdır. Zira ikinci durumda da ihsas-ı rey meydana gelebilecek ve hakimin tarafsızlığı ilkesi zedelenebilecektir. Buna karşılık, eğer tutuklamaya ilişkin koşullar oluşmamışsa, hakim pek tabi ki tutuklama isteminin reddine karar verecektir22. Peki, hakim, istemi “ölçülülük” ilkesine aykırı görürse, bunun yerine adli kontrol tedbirine karar verebilecek midir? Esasen bu hususun uygulamada duraksama yaratacağına şüphe yoktur. Adli denetimü düzenleyen 109. Madde ihtarnca, “…100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, üst sınırı üç yıl yada daha azca hapis cezasını gerektiren bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir”. Görüldüğü üzere, kanun, açıkça, şüphelinin tutuklanması yerine adli kontrole başvurulabileceğinden bahsetmektedir. Öyleyse, üst sınırı üç yıl veya daha azca olan kabahatlar bakımından tutuklama istemi sonucunda adli kontrol kararı verilebilecektir. Bu durumda bir diğer sorun da üst sınırı üç yıldan fazla olan suçlar açısından karşımıza çıkmaktadır. Söz gelimi, hakim, üst sınırı dört yıl olan bir suç için tutuklama tedbiri yerine adli denetim tedbirinin kafi olacağına kanaat getirirse (bir öteki anlatımla tutuklamayı “ölçüsüz” bulursa), kanunun açık hükmü karşısında adli kontrole karar veremeyecek, onun yerine şüpheliyi serbest bırakmak zorunda kalacaktır. Bunun tek istisnası ise, maddenin 4. Fıkrası ihtarnca “yurt dışına çıkma yasağı” ve “güvence” tedbirlerine ilişkindir. Zira, maddeye nazaran, bu tedbirler açısından ilk fıkradaki üç senelik süre sınırı dikkate alınmayacaktır. Dolayısıyla, hakim, yukarıdaki örnekte adli kontrole ilişkin olarak sadece bu iki tedbire başvurabilecektir. Ancak, bu anlayış “ölçülülük” ilkesi ve “tutuklamanın ihtiyariliği” ilkelerine açıkça ters düşmektedir. Nitekim, uygulamada bu şekilde bir durumda, hakimlerimizin şüpheliyi serbest bırakmaktansa tutuklama yoluna gideceği açıktır.
FEYZİOĞLU da benzer şekilde adli denetimün tutuklamaya tam bir alternatif oluşturabilmesi için üç yıllık üst sınırın kaldırılması gerektiğini vurgulamaktadır.
Kanunun, “…kararın içeriği şüpheli yada sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir…” ifadesi hukukumuza bir yenilik daha getirmiş, gıyabi tutuklama müessesesini kaldırmıştır. Buna bakılırsa, artık, tutuklama, tutuklamanın devamı ve tahliye isteminin reddi kararları verilirken kesinlikle şüpheli veya sanık da hazır bulunmak zorundadır; şüphelinin veya sanığın yokluğunda bahsi geçen kararlara hükmedilmesi olanağı ortadan kalkmıştır.
5. TUTUKLAMANIN İHTİYARİLİĞİ
Tutuklama koşulları anayasalarda ve yasalarda belirtildikten sonrasında, yargıca tutuklama kararı verme mecburiyeti yüklenirse, tutuklamanın mecburiliğinden söz edilir. Aksine tutuklama koşulları gerçekleşmiş olmasına rağmen, yine de son takdirin yargıca bırakıldığı durumlarda, tutuklamanın ihtiyari olduğu söylenir. Bugün için tutuklamanın istemli sayılması ve takdir yetkisinin yargıca verilmesi, hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşan bir çözümdür. Türk Anayasası ve Ceza Yargılaması Yasası (CMK) bu alanda ihtiyarilik sistemini benimsemişlerdir. Gerek anayasada ve gerek yasada, tutuklama koşulları sayıldıktan sonrasında, kişilerin tutuklanabilecekleri belirtilmiş, yargıcın mutlaka tutuklama kararı vereceği açıklanmamıştır (Ay m. 19; CMK m.101). Her iki maddede yer alan “tutuklanabilir” ibaresi bunu göstermektedir23. Bu açıdan, Türk hukukunda, hakimin tutuklama kararı vermeye zorunlu olduğu hiçbir hal yoktur. Tersine, hakim tutuklama kararı verip vermemekte tamamen özgürdür. Kural sanığın tutuklanmamasıdır. İstisna ise kabahatluluğu hakkında kuvvetli suç şüphesi uyandıran olgular bulunan kişinin, kaçma şüphesi veya delilleri karartma tehlikesi var ise tutuklanabilmesidir.
6. “GIYABİ TUTUKLAMA”
1.6.2005 tarihindeki ve 5271 sayılı yeni CMK ile hukukumuzdan gıyabi tutuklama kurumu (şüpheli veya sanığın yokluğunda tutuklama kararı verilmesi), istisnalar dışında, kaldırılmıştır. Ancak, gıyabi tutuklama kaide olarak kaldırılmış gözükse de, kanunun 98. Maddesi ile getirilen “yakalama emri” kurumu adeta gıyabi tutuklamanın farklı bir türü görünümündedir. Yasa’da önce soruşturma, daha sonrasında tutuklama koruma tedbirine yer verilmiştir. Maddeye gore; sualşturma evresinde çağırıldığı halde gelmeyen, yakalandığı biçimde kolluk kuvvetlerinin elinden kaçan, bir başka deyişle “kaçak” olan şüpheli veya sanık hakkında yakalama emri düzenlenebilecektir. Böylelikle, yakalanan sanık, Cumhuriyet savcılığına getirilecek, buradan da sulh ceza hakimliğine gönderilerek tutuklanması istenecektir.
Bununla birlikte, CMK’nın 248/5. Maddesinde ifadesini kabul eden “…kaçak hakkında 100’ üncü ve sonraki maddeler gereğince, barış ceza hakimi yada mahkeme tarafından yokluğunda tutuklama kararı verilebilir...” hükmüyle gıyabi tutuklamaya istisnai de olsa izin verilmiştir. Sadece daha sonra 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5. Maddesi ile farklı bir anlayış benimsenerek, 248/5. Maddenin bir tek “yurt dışındaki kaçaklar için uygulama alanı bulacağı…” anlatılmıştir. Ezcümle, yabancı ülkede bulunan kaçaklar hakkında, barış ceza hakimi yada mahkeme tarafından yokluklarında tutuklama kararı verilebilir. Bu vaziyet, FEYZİOĞLU tarafınca eleştirilmiş ve bahis konusu değişikliğin, bir geçiş kanununda değil, aksine CMK’nın ilgili 248/5. Maddesine eklenmek suretiyle yapılması gerekliliği vurgulanmıştır.
Gıyabi tutuklamayı kaldıran yasakoyucu, CMK m. 271/4 hükmüyle bilinçsiz olarak şüpheli yada sanığın yokluğunda tutuklama kararı verilebilecek bir hal yaratmıştır. Şöyle ki, tutuklama talebinin reddedildiği şekilde, şüpheli salıverilecektir. Tutuklama talebinin reddine ilişkin karara itiraz üzerine merci, dosya üzerinden CMK m. 271/4’e göre ilk kez tutuklama kararı verebilecek veya CMK m. 98/1’e nazaran soruşturma emri düzenleyebilecektir24.
Hakkında tutuklama kararı verilmiş olan kişinin bulunmuş olduğu yeri bilmiş olduğu şekilde yetkili makamlara bildirmeme kabahattur (TCK m. 284). Bu suç sadece yukarıda belirtilen hallerde işlenebilir.
7. TUTUKLAMA’NIN SÜRESİ
Tutuklamada azami bir sure benimsenmemesi, sanığın masumluk karinesi gereğidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İhas), tutuklanan ferdin, makul bir sure içinde muhakeme edilme veya adli bir soruşturma esnasında özgür bırakılma hakkının bulunmuş olduğunu belirten m. 5/3 hükmünü, belli bir tutukluluk süresi bulunması gerektiği biçiminde yorumlamamakta, somut vakasın özelliklerini göz önüne almaktadır. Bu nedenle sözleşmeye taraf ülkelerin hukuk sistemlerinde tutuklama için sınırlandırıcı bir sure bulunması sözleşme açısından şart değildir25.
Anayasa’ya nazaran, tutuklanan kişinin makul sure içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında özgür bırakılmayı isteme hakları vardır (Ay m.19/7).
1 Nisan 2008 evveliyatına kadar, CMK m.250/1-c’de gösterilen kabahatlarla, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar açısından tutuklama süresi, eski CMUK’a nazaran belirlenecektir. Buna gore, soruşturma evresinde tutukluluk süresi maksimum altı aydır. Kamu davasının açılması halinde bu sure, sualşturma evresinde tutuklulukta geçen süreyle birlikte iki yılı geçemez. Sadece, yedi yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren kabahatlarda tutuklama sebebine, delillerin durumuna ve sanığın kişisel hallerine gore tutukluluk halinin devamına yada sona erdirilmesine yada uygun görülecek parasal güvence verilmesi koşuluyla, sanığın tahliyesine karar verilebilir (1412 sayılı CMUK m. 110)26
1 Nisan 2008 tarihinden sonra, ağır cezalık kabahatlarda tutukluluk süresi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine nazaran belirlenecektir. Buna göre, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi maksimum iki yıldır. Bu süre, mecburi hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez (CMK m. 102/2). Bu madde ile, ağır cezalık kabahatlarda tutuklama, uzatmalarla beraber an fazla beş yıl olabilecektir.
Sadece, yasakoyucu ağır cezalık kabahatlar içinde tutuklama süreleri bakımından fark yaratmıştır. 1 Nisan 2008 tarihinden sonrasında, ağır ceza mahkemelerinde yargılanan bazı kabahatlar için daha uzun tutuklama süreleri geçerli olacaktır. Şöyle ki, CMK m. 250/1-c’de gösterilen suçlarda tutuklama süreleri diğer ağır cezalık suçlar için öngörülen sürenin iki katı olarak uygulanacaktır (CMK m. 252/2). Doğrusu, 1 Nisan 2008 tarihinden sonrasında, CMK m. 250/1-c’de sayılan (özel) ağır cezalık kabahatlarda tutuklama süresi maksimum dört yıldır. Bu sure, zorunlu hallerde, öne sürülen sebebi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam altı yılı geçemez. Bu kabahatlarda toplam tutukluluk süresi maksimum on yıl olabilecektir (CMK m. 252/2).
CMK m. 250/1-c’de sayılan kabahatlardan olmayan ve ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen kabahatlar, başka bir anlatımla, barış cezalık ve asliye cezalık kabahatlarda tutukluluk süresi ise – hem 1 Nisan 2008 evveliyatına kadar bununla beraber bu tarihten sonra- 5271 sayılı CMK hükümlerine göre belirlenecektir (CMK m. 102). Bu yasada, tutuklulukta geçecek süreler kabahatun ağırlığına gore farklı belirlenmiştir. Sadece, 6.12.2006 tarih ve 5560 sayılı Yasa bu konuda da değişim yapmıştır. Buna bakılırsa, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi maksimum 1 yıldır (önceki hali 6 ay idi). Lakin bu süre, zorunlu hallerde öne sürülen sebebi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir (önceki halde dört ay daha uzatılabiliyordu). (CMK m. 102 /1).
Uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiin görüşleri alındıktan sonrasında verilir (CMK m. 102/3). Yasa’da bu sujelerin dinlenmesinden söz edilmediği için uzatma kararları, duruşmasız olarak dosya üzerinden verilebilir. Yasa’ya gore duruşma dışındaki kararlar yazılı ve sözlü görüş alınarak verilebilir (CMK m. 33).
8. TUTUKLAMAYA İLİŞKİN KARARLARA KARŞI KANUN YOLU
birey özgürlüğünü kaldırmaya yönelik çok ağır bir önlem olması sebebiyle tutuklamaya karşı kanun yoluna başvurulabilir (Ay m. 19/8). Tutuklama kararına CMK m. 101/5), tutukluluğun devamına, tutukluluğun kaldırılmasına yada tutuklama yerine adli kontrol uygulanmasına ilişkin kararlara karşı itiraz edilebilir (CMK m. 105, 104/2).
Cumhuriyet savcısı, şüpheliyi sorguya göndererek barış ceza hakiminden tutuklama istemesi halinde barış ceza hakiminin vereceği kararlara itiraz edilebilir. Tutuklama talebi karşısında sulh ceza hakimi, ya talebi Kabul ederek tutuklamaya yahut serbest bırakmaya şu demek oluyor ki tutuklama talebinin reddine karar verecektir. Barış ceza hakiminin tutuklama talebinin reddine ilişkin kararına itiraz üzerine, merciin tutuklama kararı vermesi mümkündür. İtiraz üzerine merciin verdiği tutuklama kararlarına da itiraz kanun yolu açıktır (CMK m. 271/4).
İtiraz, ilgililerin kararı öğrendiği günden itibaren yedi gün içinde yapılır. Kararı veren mercie itirazı gösteren bir arzuçe verilir veya tutunağa geçirilmek üzere zabıt katibine beyanda bulunulur. Sonucuna itiraz edilen hakim veya mahkeme, itirazı yerinde görürse sonucunı düzeltir; yerinde görmezse en çok üç gün içinde, itirazı incelemeye yetkili olan mercie gönderir (CMK m. 268).
Yasa’da gösterilen bu süreler içinde yargı verilmemesi, bundan kaynaklanan tüm maddi ve manevi zararların Devletten istenmesi hakkını doğurur (CMK m. 141/1-d).
9. SONUÇ
‘Tutuklama’, ceza muhakemesi içinde, mahiyeti ve sonuçları bakımından, uygulanan en ağır koruma tedbiridir. Topluluğun huzuru ve güvenliği açısından mecburi olduğu ölçüde dikkkatle başvurulması gerekmektedir. CMK, insan haklarına uygun olmayan uygulamalara karşı bir tepki olarak tüm usuli işlemleri ayrıntılı düzenlemiş ve koruma tedbirleri bakımından da bir çeşitliliğe gitmiştir. Hakimlerin tutuklama tedbirine başvururken daha temkinli davranmalarını gerektirecek şekilde getirilen düzenlemeler her ne kadar pozitif olsa da, ülkemizde vatandaşların yerleşim yerlerinin tam ve doğru olarak bilinememesi, yurt dışına çıkışların tamamen denetim altında olmaması, hakimlerin tutuklu bulunan şüpheli veya sanıkların tutuksuz yargılanmalarına karar vermelerini, yargılamanın geleceği açısından tehlikeli gördüklerinden, engellemektedir. Şüphesizdir ki ‘tutuklama’, uygulanmasında özen gösterilmesi ihtiyaç duyulan bir tedbirdir. Ancak varolan olumsuzluklar hakimleri bu tedbiri uygulamaya zorlamaktadır.
Son olarak, bir düzenleme ne kadar iyi ve tutarlı olursa olsun; ceza muhakemesinin, hatta hukuk düzeninin temel amacının “insana ve insanın çıkarına hizmet” olduğu unutulmamalıdır.


Av. M. Benan ŞENBAYRAM

"Tutuklamanın Koşulları" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Benan Şenbayram'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder

  İddianamenin kabul kararının işlem süresi
Yazar: Admin - 10.01.2017 12:40 - Yorum Yok

Merhabalar arkadaşlar, sizlerden öğrenmek istediğim, Mahkeme hakimlerince kabul edilen iddianamelerin işlemlerinin yapılması amacıyla kaleme gönderilmesinden sonra bu işlemin tamamlanma süresi ne kadardır? Şöyleki iddianamenin kabul edildiği gün iddianame kabul kararının da kalem personelince hazırlanması gerekirmi yoksa bunun için bir, iki yada üç gün gibi bir süre varmıdır. Bu işlem sürelerini belirleyen bir genelge yada bir mevzuat varmıdır. Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler.

CEVAPLAR
Cumhuriyet savcısı, yürüttüğü soruşturma sonucunda elde etmiş olduğu deliller soruşturmaya konu olan suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe uyandırıyorsa bir iddianame düzenler. Hukuk sistemimizde ceza davası, savcı düzenlediği iddianameyi ilgili mahkemeye sunduktan ve mahkeme de bu iddianameyi kabul ettikten sonra açılır. Yani soruşturmanın bitip artık bir ceza davasından bahsedebileceğimiz an, mahkemenin iddianameyi kabul ettiği andır. İddianame kendisine geldikten sonra mahkeme, 15 gün içinde savcının kendisine sunduğu iddianameyi ve dosya içeriğini inceler. Eğer bir eksiklik görürse iddianameyi savcıya iade eder, bu durumda henüz ceza davası açılmamıştır. Savcı eksiklikleri giderip yeniden iddianameyi mahkemeyi sunar ve bu iddianame kabul edildiğinde ceza davası açılmış sayılır. Eğer mahkeme, iddianameyi incelemesi gereken 15 günlük süreyi sessiz geçirirse iddianameyi kabul etmiş sayılır ve bu 15 günün sonunda ceza davası açılmış olur.

Eyüp bey vermiş olduğunuz bilgi için teşekkür ederim. Ancak benim öğrenmek istediğim bu değil evet iddianamenin mahkemeye gönderilmesinden sonra 15 günlük bir değerlendirme süresi vardır. Mahkeme hakimince bu iddianame 15 günlük süre içinde değerlendirilir sonrasında kabul edilir yada iddianameye itiraz edilerek savcılığa itiraz edilerek iade edilir. Fakat benim öğrenmek istediğim şu; Mahkeme hakimi tarafından uyap sistemi üzerinden kabulüne karar verilen iddianameler esas aldıktan sonra iş olarak katip ekranına düştüğünde katip ekranında iddianamenin kabul kararının yazılması için bekleyen işlerin (gerçekleşme süresi, başlatma süresi de diyebiliriz) yani iddianamenin kabul kararını kaç gün içinde yapılması gerekir. Bu süreyi belirleyen yazılı bir genelge yada mevzuat vardır. Teşekkürler.

Bu konuyu yazdır Bu konuyu bir arkadaşına gönder


İletişim | Adalet ve Hukuk Forumu | Yukarı Git | İçeriğe Git | Arşiv | RSS Beslemesi