Yeni Yorum Gönder 
 
Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Hekimin Aydınlatma Ve Hastanın Rızasını Alma Yükümlülüğü
Yazar Konu
siirvehikaye
Ziyaretçi

 
Yorum: #1
Hekimin Aydınlatma Ve Hastanın Rızasını Alma Yükümlülüğü
GİRİŞ
Hekimin Aydınlatma Yükümü
i. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Hukuksal Dayanakları
ii. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Amacı
iii.Hekimin Aydınlatma Yükümünün Türleri
a. Müdahale Aydınlatması- Kendi Geleceğini Belirleme Aydınlatması
b. Koruma Aydınlatması
c. öteki Özel Aydınlatma türleri
iv. Hekimin Aydınlatma Yükümlülüğünün Kapsamı
a. Aydınlatmanın Sınırları
b. Aydınlatma Yükümlüsü
c. Aydınlatılacak fert
d. Aydınlatmanın Şekli
e. Aydınlatmanın süreı
Hastanın Rızasını(tasdikını) Alma Yükümü
i. Rızanın Bulunmasındaki Ön Koşullar
a. Hastanın Rıza Ehliyetine sahip olması
b. Rızanın Müdahalede Bulunmaya Yetkili Kişilere Yöneltilmiş Olması
c. İradeyi Sakatlayan sebeplerin Bulunmaması
ii. Rıza gösterildiğine Dair yapılan Açıklamanın konusu, vakitı ve Şekli
a. Rızanın konusu
b. Rızanın zamanı
c. Rızanın Şekli
iii. Rızanın Özel Hükümlere Bağlandığı Durumlar
a. Organ ve Doku alınmasıb. Aile Planlaması Hizmeti ve Gebeliğin Sona Erdirilmesi
c. Tıbbi Araştırmalar
d. İlaç ve Terkiplerin Araştırma Amacıyla Kullanılması
iv. Rızanın Bulunmadığı Durumlar
e. Varsayılan Rıza
f. Rızanın Aranmadığı Durumlar

GİRİŞ
Hasta ile doktor arasındaki ilişki, durumun niteliği gereği, bir itimat ilişkisidir. Dolayısıyla, hasta hekime güvenmeli; tabip de hastanın güven duymasını sağlamalıdır. Bunun birinci şartı, hekimin hastayı, rahatsızlığı, tedavisi ve neticeları konusunda geniş ve ayrıntılı bir biçimde aydınlatması ve daha da önemlisi, bu aydınlatma karşılığında hastanın -veya somut vakasın gerektirmesi sonucu hasta yakınlarının- tedavi biçimine ve doğabilecek neticelar hususunda onaylama vermesi olacaktır.

Hekimin Aydınlatma Yükümü

Hasta-doktor ilişkisi hukuken bir vekalet ilişkisi olmakla beraber, işin doğası gereği, sözleşmenin taraflarından birinin konu üzerinde azca data sahibi olması gereği güven ilişkisidir.1 Aydınlatma yükümü, taraflar arası güven ilişkisinin mevcut olduğu ilişkilerde daha ön plana çıkmaktadır.2 Hekimin hasta üzerindeki her önlemi, hastanın da tasdikını, iştirakını gerektirir.3
Hasta ve hekimin, tedavide birlikte etkileri vardır. Doktor, kendi açısından hastasını, hastalığı ve durumu açısından aydınlatmalıdır.4
Aydınlatma kavramının yüküm, yüklenti5, ödev6, zorunluluk kavramlarından hangisine dahil olduğu tartışmalıdır.7 sadece sonuç olarak aydınlatma yükümlülüğü ihlal edilmiş olduğu takdirde, hukuksal bir müeyyideyle karşılaşılacaktır.

I. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Hukuksal Dayanakları
Aydınlatma, hekimin vereceği bilgilerle uygulanması kabul edilen tedavi yöntemi üzerinde hastayı özgürce karar verebilecek bir duruma getirmesidir. Yani aydınlatma, hastanın rızasının koşulu8 olarak değerlendirilmektedir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 07.03.1977 tarih ve E. 1976/6297 K. 1977/2541 sayılı kararında “Rızanın hukuken geçerli olabilmesi için kişinin sıhhat durumunu, yapılacak müdahaleyi ve etkileri ile sonuçlarını bilmesi, bu konuda yeteri kadar aydınlatılması ve iradesini bildirirken baskı altında kalmaması, özgür olması gerekir. Bu itibarla ki, ancak aydınlanmış ve serbest bir irade sonucu verilmiş rıza hukuken kıymeti olan bir rızadır.” hükmü yer almakta ve rızanın hukuken geçerli olabilmesi için aydınlatma yükümünün çok iyi yerine getirilmiş olması gerektiğini vurgulamaktadır.
Aydınlatma yükümlülüğü hekimin hastaya müdahalesinin hukuka aykırılığını ortadan kaldıran, hastanın müdahaleye rızasının bir koşulu niteliğindedir. Zira, hasta o derece aydınlatılmalıdır ki, aydınlatılma hemen sonra, tıbbi tedavinin planlanması ve uygulanması bakımından özgürçe ve durumun gerektirdiği bir karar verebilecek duruma gelebilmelidir.9 sadece tıp mesleğinin kendine özgü bir terminolojisi olması dolayısıyla, hastanın hekimi tam anlamıyla anlaması zordur. Bu aşamada hekim, tıp terimlerini kullanmak yerine günlük yaşamdan terimler kullanmalıdır.
Hekimin aydınlatma yükümüne, 1219 sayılı Tababet Ve Şuabatı San'atlarının tarzı İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinde yer verilmiştir:
“Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta ufak veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı yada üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlerden alakadarın şikayetine bağlı olmak şartıyle on liradan iki yüz liraya kadar hafifçe cezai nakdi alınır.”
ek olarak Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 14. Maddesinin ikinci fıkrasında da hekimin aydınlatma Yükümü ele alınmıştır:
“hekim ve diş tabibi hastasına ümit vererek teselli eder. Hastanın maneviyatı üzerinde kötü etki yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimali bulunmadığı takdirde, teşhise bakılırsa alınması ihtiyaç duyulan tedbirlerin hastaya açıkca söylenmesi lâzımdır. Ancak, hastalığın, vahim görülen akibet ve seyrinin saklanması uygundur.”
Hekimin aydınlatma yükümünü Borçlar Kanununun vekalet sözleşmesini düzenlediği kısmınden de çıkarabiliriz. Zira, Borçlar Kanununun 389. Maddesi talimat çerçevesinde vekaleti ifayı düzenlemektedir:
“Vekil, müvekkilinin sarih olan yönergeına karşıcılık edemez. Ancak hal icabına bakılırsa müvekkilden mezuniyet istihsaline imkan olmamakla beraber şayet olanak olupta istizan olunsa idi müvekkilin muvafakat edeceği derkar bulunan hususlarda, inhiraf edebilir.
Bundan maada hallerde vekil aldığı talimata müvekkilinin aleyhine olarak muhalefet ederse, bundan mütevellit zararı deruhte etmedikçe, müvekkilünbih ifa edilmiş olmaz.”
Borçlar Kanununun hesap verme yükümünü düzenleyen 392. Maddesinde de aydınlatma yükümünü çıkarabiliriz:
“Vekil, müvekkilin talebi üzerine yapmış olduğu işin hesabını vermeğe ve bu cihetten dolayı her ne nam ile olursa olsun almış olduğu şeyi müvekkile tediyeye mecburdur.
Vekil zimmetinde kalan paranın faizini de vermeğe mecburdur.”
Hasta ile tabip arasındaki ilişkinin vekalet ilişkisi olmasından dolayı, aydınlatma yükümü, birçok yazar tarafınca vekilin sadakat borcu olarak açıklanmaktadır.10

ii. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Amacı
Aydınlatma yükümünün iki temel amacından bahsedilir:
- Hasta ile hekim içinde itimat ilişkisi tesis etmek ve bu itimat ilişkisini tedavi süresince de devam ettirmek
- Hastanın önerilen tedavinin olası yan etkileri açısından tedaviyi kabul veya ret sonucunı verebilmesi için lüzumlu altyapıyı oluşturacak detayları anlaşılabilir bir dille ona iletmek11

iii. Hekimin Aydınlatma Yükümünün Türleri

a. Müdahale Aydınlatması- Kendi Geleceğini Belirleme Aydınlatması
hekim, aydınlatma yükümlülüğü çerçevesinde, hastasına onun rızasının ve sonucunın oluşmasına temel teşkil edecek olan bütün bilgileri vermekle yükümlüdür. Hasta aydınlatma neticesinde, hastalığının ne olduğunu ve buna karşı nelerin yapılabileceğini tam anlamıyla bilmelidir.12
bu aşamada, müdahale aydınlatması, ana başlıklar halinde 3 türe ayrılır13. Bunlar:
* Teşhis Aydınlatması: Hekimin tedaviye başlarken yapması gereken ilk şey rahatsızlığı belirlemek kısaca bir teşhis koymaktır. Doktor mesleki bilgi ve deneyimlerine dayanarak koyduğu bu teşhisi hastasıyla paylaşmak, hastasını koyduğu bu teşhis üzerinde aydınlatmak zorundadır. Teşhis aydınlatması, hekimin hastasını muayenesi neticesinde elde ettiği bulgular kapsamında vardığı teşhis mevzusunda hastasını aydınlatmasıdır.14 Özel bir haklılık sebebi olmaksızın susmak yahut teşhisi gizlemek, aydınlatma eksikliği bağlamında hekimin özen yükümünün ihlali anlamına gelir.15
* Süreç Aydınlatması: Süreç aydınlatması, konulan teşhise karşı yapılacak müdahaleyi doğrusu tedaviyi kapsar. Hekim süreç aydınlatması kapsamında, yapacağı müdahaleyi neden seçtiğini, niçin önerdiğini; uygulanabilecek alternatif yöntemler16 varsa bu tarz şeylerin ne işe yaradığını ve yine niçin bu şekilleri seçmediğini açıklar. Doktor hastasında tespit etmiş olduğu fiziksel ya da ruhsal bozuklukların tedavisini, bu tedavi süresinde gerçekleştirilecek ya da gerçekleştirilebilecek müdahalelerin ne olduğunu, türlerini ve kapsamları ile gerçekleştirilmemesi durumunda olabilecekleri hastanın anlayabileceği şekilde anlatır.
Süreç aydınlatması kısmında öncelikle hastalığın ne durumda olduğu ve herhangi bir müdahale yapılmadığı takdirde neler olabileceği hastaya anlatılmalıdır.
* Riziko Aydınlatması: Başta cerrahi müdahaleler olmak üzere, her tıbbi müdahalede, komplikasyonlar yada öngörülemeyecek gelişmeler olabilir. Doktor bu aşamada, tıp bilimindeki bilimsel ve teknik gelişmeler ve kendi tecrübeleri doğrultusunda, hastayı, tedavinin riskleri ve yan etkilerinin17 ne olduğu konusunda aydınlatmalıdır.
Tabip tedavinin risklerini anlatırken, öncelikle hastanın can veya uzuv kaybı mümkünlığı üzerinde durmalıdır. Arkasından gerçekleşmesi muhtemel öteki komplikasyonlar hastaya anlatılmalıdır.
Alman Federal Mahkemesinin bir kararına burada yer vermek yerinde olacaktır:
“…Aydınlatma, endikasyonun ağırlığının anlatılmasıyla belirginleştirilmelidir. Bu kapsamda, müdahalenin zorunluluğu, ivediliği ve tedavinin başarı şansı anlatılmalıdır. Bunun yanında özellikle hastanın yaşamını sürdürmesini etkileyebilecek risklerin ağırlığının da belirtilmesi gerekmektedir.”18
Hastaya ortaya çıkabilecek riskler anlatılırken, anlatmanın şekli büyük örutubet taşımaktadır.
Bu konuda öncelikle matematiksek ve istatistiksel verilerden yararlanılması gerekmektedir. Yani, aynı tedaviyi görmüş olan hastaların yüzde veya binde kaçının hastaya anlatılan komplikasyonla karşılaşmış olduğunun açıklanması, hastanın bu konudaki rızasını belirlerken, hastaya fazlaca yardım edecek ve aydınlatma yükümünü amacına ulaştırmış olacaktır.
Bu mevzuda Alman Federal mahkemesinin bir kararı bulunmaktadır:
“… hekim, ortaya çıkabilecek komplikasyonları istatistiksel olarak açıklamak zorunda değildir. Sadece, bu hekimi riskin yüksekliğini izahat zorunluluğundan muaf tutmaz. … ufak riskleri hekim ‘az görülür’ yada ‘nadiren’ şeklinde nitelendirebilir”19
Risklerin açıklanması konusunda bir öteki önemli veri, komplikasyonların ağırlığı olacaktır.
Son olarak da hastaya, bireysel durumu dikkate alınarak kendisi için öngörülen olası riskler ve komplikasyonlar açıklanmalıdır.
Aslında riziko aydınlatması ile ilgili olarak sonuç olarak şu ilkeyi ortaya geçirmek mümkündür; riziko ne kadar büyükse, aydınlatılmanın kapsamı da o ölçüde geniş olmalıdır.20

b. Koruma Aydınlatması
Koruma aydınlatmasında amaçlanan, hastanın kişisel durumu, ilaçların yan etkileri ve tedavi sürecinin işleyişi konusunda hastayı bilgilendirmek suretiyle, hastanın doğru ve kendi menfaatine uyan davranışı gerçekleştirmesini sağlamaktır.21

c. öteki Özel Aydınlatma Türleri
Hekimler, bunun yanı sıra tedavinin ya da operasyonun ekonomik boyutunu da hastalarına açıklamak durumundadırlar.

Iv. Hekimin Aydınlatma Yükümlülüğünün Kapsamı
Hukukumuz açısından hekimin aydınlatma yükümünün kapsamı mevzusunda net bir sınır söz mevzusu değildir. Bu mevzuda yalnızca Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 14. Maddesi bir genel kaide olarak nitelendirilebilir:
“tabip ve diş tabibi, hastanın vaziyetinin icabettirdiği sıhhi itinaı gösterir. Hastanın hayatını kurtarmak ve esenlikını korumak mümkün olmadığı takdirde dahi, ıstırabını azaltmaya yada dindirmeye çalışmakla mükelleftir.
Doktor ve diş tabibi hastasına ümit vererek teselli eder. Hastanın maneviyatı üzerinde kötü etki yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimali bulunmadığı takdirde, teşhise göre alınması gereken tedbirlerin hastaya açıkca söylenmesi lâzımdır. Ancak, hastalığın, vahim görülen akibet ve seyrinin saklanması uygundur.
Meş'um bir prognostik hastanın kendisine çok büyük bir ihtiyatla ihsas edilebilir. Hasta tarafınca, bu şekilde bir pronostiğin ailesine açıklanmaması istenilmemiş yada açıklanacağı şahıs tâyin olunmamış ise, vaziyet ailesine bildirilir.”
Deutsch ve Spickhoff’a bakılırsa, aydınlatma, tedavinin ivediliğini, tıbbi önlemlerin ertelenebilirliğini, öngörülen riskleri, riskli endikasyonları, tedavinin başarısız olma riskini, tedavinin sıklığını, hastalığın düzgüsel gelişimi ile risk karşılaştırmasını, diğer güveli alternatifleri, güncel ve konservatif tedavi yöntemlerini içermelidir.22
Katzenmeier ise, aydınlatma yükümlülüğünün kapsamında Deutsch ve Spickhoff’un bir çok başlık altında topladığı yükümlülükleri dört başlık altında toplamıştır: Müdahalenin ivediliği, tedavi sırasında ortaya çıkabilecek riskler, alternatif tedavi yöntemleri, Aydınlatmanın sınırlanması.23
Roxin ve Schroth da aydınlatma yükümünün kapsamına teşhis aydınlatmasını, süreç aydınlatmasını, riziko aydınlatmasını ve terapi aydınlatmasını dahil etmişlerdir.

A. Aydınlatmanın Sınırları
Aydınlatmanın temel amacı, data eksikliğini gidermektir. Kaide olarak, doktor, tıbbî müdahaleye rıza gösterip göstermeme hususunda hastasının kararını etkileyebilecek her şeyi hastasına bildirmelidir.24 Dolayısıyla aydınlatma yapılırken aydınlatan ve aydınlatılanın birbirini net bir halde anlaması gerekir. Aydınlatma ne kadar geniş ve detaylı olursa, o kadar iyi bir aydınlatma olduğu her süre doğru değildir. Zira, fazla detaylı aydınlatma, aydınlatılanın, yani konumuzda hastanın kafasının karışmasına sebep olabilmektedir. Hal böyle olunca, hastanın aydınlatılması, bir tek genel hatlarıyla ve kafasındaki soru işaretlerini kaldıracak kadar olmalı; detaylı aydınlatmalar yalnız hastanın sorusu üzerine olmalıdır. Bu noktada bir tek tıp bilimine özgü bir konum ortaya çıkmaktadır. Hekim, hastasına genel hatlarıyla ve psikolojisinin kaldırabileceği oranda data vermelidir.25 Hastaya psikolojik durumunun kaldıramayacağı oranda informasyon verildiği takdirde, hasta tedaviyi reddedebilir ve bu hasta için çok daha kötü sonuçlara sebep olabilir. Bu mevzuda hekime büyük vazife düşmektedir. Tabip tecrübelerine dayanarak aydınlatmanın sınırlarını belirleyecektir.
Bu mevzuda Yargıtay’ın kararlarını incelediğimizde, Yargıtay’ın her iki yönde de kararının bulunduğunu görürüz:
“...Hasta tehlikelere karşı kendisi karar verebilir. Tıbbi müdahaleler ve hekimin girişeceği öteki eylemler kişinin sağlığını, vücud bütünlüğünü ilgilendirdiği için, bu tarz şeylerin gerçekleştirilmesine karar verme yetkisi hekime değil, müdahalelere maruz duracak kişiye, hastaya aittir.”26
“Davalıya yöneltilen kusur, ameliyatın küçümsenerek muhtemel sonuçların davacıya anlatılmamış olmasıdır. Davalının bu yolda hareket etmesinin hastanın maneviyatını kuvvetlendirmek bakımından faydalar sağlayacağı genel olarak kabul edilmektedir.”27

b. Aydınlatma Yükümlüsü
Aydınlatma yükümlüsü, kaide olarak vekâlet sözleşmesinin bir tarafı olan hekimdir.28 Bununla birlikte, aydınlatma yükümü hekimin somut durumdan haberdar olan bir başka meslektaşı tarafınca da yapılabilir. Bunun istisnası, hasta ile tabip arasında özel bir anlaşmanın bulunması durumudur.
Hasta, hastalığı gereği birden fazla branşın uzmanı tarafından tedavi ediliyorsa, bu durumda her uzman kendi konusunda hastayı aydınlatmakla yükümlüdür.

C. Aydınlatılacak birey
Aydınlatılacak birey, kaide olarak vekâlet sözleşmesinin diğer tarafı olan hastadır.29 Temyiz kudretine haiz küçük ve kısıtlılar bakımından ise hem bu minik ve kısıtlının bununla birlikte onların kanuni temsilcilerinin aydınlatılması gerekecektir. Tam ehliyetsizler bakımından ise, kanuni temsilci aydınlatılacak kişi konumundadır.30
Bir de azca önce belirttiğimiz şeklinde, hekimin yapacağı açıklama, hastanın ruhsal durumu göz önüne alındığında, hasta tarafınca kaldırılamayacak ise, bu durumda, hekim, aydınlamayı hastanın kendisine değil de, yakınlarına yapabilir.

D. Aydınlatmanın Şekli
Aydınlatma konusunda şekil serbestisi söz konusudur, sözlü yada yazılı olarak yapılabilir. Ancak hekimin aydınlatmayı yazılı şekilde yapması, ispat kolaylığı sağlaması açısından hekimin lehine olacaktır.

E. Aydınlatmanın zamanı
Aydınlatmanın süreı mevzusunda bir yargı bulunmamakla birlikte, somut vakaya bağlıdır. Acil durumlarda kuşkusuz ki aydınlatma ivedilikle yapılmalıdır. Ama bunun dışındaki durumlarda aydınlatma, hastanın kendisine uygulanacak tedaviyi değerlendirmesi ve düşünmesi için aydınlatmayla rıza içinde süre duracak şekilde yapılmalıdır. Her halde aydınlatma, tıbbi müdahaleden önce olmalıdır.

Hastanın Rızasını(tasdikını) Alma Yükümü

Rıza, tedavide, hekim ile hasta arasındaki ilişkiden meydana gelen beraber etkinin bir kanadını oluşturur.31 doktor mesleki bilgi ve tecrübesiyle hastasını iyileştirmeye çalışmaktayken, hastanın hekimine güvenmekten başka çaresi yoktur. Bu hasta ile hekimin karşılıklı konumunun naturel sonucudur. Ancak hasta, vücudu üzerinde gerçekleştirilecek her türlü tıbbi müdahaleye rıza gösterip göstermeme hakkına haizdir. Hastanın bu hakkı, ilk defa Hakim Cardozo tarafından verilen bir kararda “İrade sahibi her ergin insan kendi bedeni üzerinde yapılacak olan müdahale için karar verme hakkına sahiptir.” hükmüyle dile getirilmiştir.32 Hastanın yapılacak müdahaleye ilişkin rıza göstermesi noktasında hekimin aydınlatma yükümünü gereğince yerine getirmiş olması büyük örutubet taşımaktadır.33
Hastanın rızasını alma yükümlülüğü, mevzuatımızda hekime Hasta Hasları Yönetmeliği ve Tıbbi Deontoloji Nizamnamesince verilmiştir.
Hasta Hakları Yönetmeliğin 22. Maddesi ve beşinci bölümü hastanın rızasıyla ilgilidir.
Söz konusu yönetmeliğin 22. Maddesi şöyledir:
“Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir halde tıbbi ameliyeye doğal olarak tutulamaz.
Bir suç işlediği yada buna iştirak ettiği şüphesi altında bulunan bireyin işlediği suçun muhtemel delillerinin, kendisinin yada mağdurun vücudunda olduğu kabul edilen hallerde; bu delillerin ortaya çıkarılması için sanığın veya mağdurun tıbbi ameliyeye tabi tutulması, hakimin kararına bağlıdır.
Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bu ameliye, cumhuriyet savcısının talebi üzerine yapılabilir.”
ek olarak, aynı yönetmeliğin 24. Maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde,
“Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir.”
hükmü yer almaktadır.

I. Rızanın Bulunmasındaki Ön Koşullar

a. Hastanın Rıza Ehliyetine sahip olması
Rıza, hukuki işlem niteliğindedir.34 Dolayısıyla sadece rıza göstermeye ehliyetli kişiler, bu işlemi gerçekleştirebilirler. Hastanın rızaya ehliyetli olabilmesi için, hastanın karşılaşacağı tedavi ve müdahaleleri, tıbbi fiilleri idrak edebilecek ve değerlendirebilecek35 düzeyde olması gerekir.
Bu aşamada, tam ehliyetli kişiler mevzusunda herhangi bir problem çıkmamaktadır. Tam ehliyetli kişiler eylem ehliyetine sahiptir ve rıza gösterebilme yetenekleri de vardır.
Rıza ehliyetine haiz olma mevzusunda mesele, küçüklerde ve kısıtlılarda ortaya çıkmaktadır.
Küçüğün tıbbi müdahaleye rızası konusunda, mevzuatımızda çeşitli hükümler yer almıştır. 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatının İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinde,
“Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta minik … veli … sinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Velisi … olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlerden alakadarın şikayetine bağlı olmak şartıyle on liradan iki yüz liraya kadar hafifçe cezai nakdi alınır.”
hükmüyle küçüklerin rızasını ele almıştır. Bu konudaki bir başka hükme, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin birinci fıkrasında şu şekilde yer verilmiştir:
“Hasta minik … ise velisinden … izin alınır. Hastanın, velisinin … olmadığı yada hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz.”
bu noktada, çağdaş Kanunun Ayırt etme gücüne haiz küçükler ve kısıtlıları düzenleyen 16. Maddesine dikkat edilmesi gerekmektedir.
“Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir.
Ayırt etme gücüne haiz küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar.”
Bu maddeyle rızayı yorumlarken, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların neler olduğu örutubet kazanmaktadır. Uygulama ve öğretinin nisbî anlamda kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olarak nitelendirdiği haklardan biri, kişilik değerlerinden olan vücut ve ruh bütünlüğü üzerinde tutum anlamına gelen tıbbi müdahaleye rızadır.36
Bu madde de dikkate alındığında, ayırt etme gücü olmayan şu demek oluyor ki rıza ehliyeti olmayan küçük üzerinde tıbbi müdahalede bulunulurken, küçüğün değil, velisinin rızasına başvurulacağı tartışmasızdır.37 şu demek oluyor ki tam ehliyetsiz minik söz mevzusu iken, velisinin rızası aranacaktır.
Bu mevzuda aslolan tartışma yaratan derslik, temyiz kudretine haiz bulunan küçüklerdir. Öğretide temyiz kudretine sahip küçüklerin tedavilerine gösterecekleri rıza konusunda 3 görüş bulunmaktadır38:
* Birinci görüş, tıbbi müdahale için yasal temsilcinin rızasını şart koşmakla beraber, temyiz kudretine haiz küçüğün de görüşünün alınması icap ettiğini savunan görüştür. Bu görüşü savunanlar, Tababet ve Şuabatı Sanatının İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesini, ayrıca Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Ve 26. Maddelerini kaynak olarak göstermektedirler. Zira, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 26. Maddesinde,
“Kanuni temsilcinin muvafakatinin gerektiği ve yeterli olduğu hallerde dahi, mümkün olduğu ölçüde ufak … olan hastanın dinlenmesi suretiyle tıbbi müdahaleye iştiraki sağlanır.”
hükmü yer almaktadır.
Bu konuda söz konusu maddede de belirtildiği gibi, bu mevzuda küçüğün rızasının alınması yalnız “gereklilik” düzeyinde kalmaktadır. Hukuken geçerli olan ve hekimin almakla yükümlü olduğu rıza, yasal temsilcinin rızası olacaktır.
* Bu konudaki ikinci görüş, yasal temsilcinin rızası yanında küçüğün rızasının da aranması gerektiği görüşüdür. Bu görüşe gore, tedavi, kişinin vücudu ve vücut bütünlüğü üzerinde yapıldığından, bu konuda gösterilecek rıza, öncelikle küçük tarafınca gösterilmelidir ve kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır. Bu görüşü savunanlar, başta Anayasanın 17. Maddesini işaret etmekte, ayrıca çağdaş Kanunun 24. Ve 16. Maddelerini de kaynak olarak göstermektedir. Sadece bu görüşe nazaran, tedavi yani bireyin vücut bütünlüğü üzerindeki rıza her ne kadar kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olarak sayılmak gerek ise de, bu mevzuda yalnızca küçüğün rıza göstermesi yeterli değildir.
Bu görüşün başlıca savunucularından Hinderling’e gore, Vücut bütünlüğünü ilgilendiren ve özel riskler içeren, özellikle uzun süre hastanede kalmayı gerektiren tıbbi müdahalelerde ayırt etme gücüne sahip küçüğün rızası yanında, yasal temsilcinin de rızası aranmalıdır. Ameliyat benzer biçimde küçüğün yaşam ve ölümünün söz konusu olduğu durumlarda, ana babaya söz hakkı tanınmaması düşünülemez.39
* Nihayet, bu konudaki üçüncü görüş ise, ayırt etme gücüne sahip küçüğün rızasının tek başına yeterli bulunduğunu savunan görüştür. Bu görüş, ikinci görüşün taşıdığı endişenin yersiz bulunduğunu, ana yada babanın tedavi sözleşmesinin bir tarafı olabileceğini, yasal temsilci ödatıyla izin veya icazet verme haklarının bulunmuş olduğunu; ancak tedaviye rıza gösterme hakkının bireyin vücut bütünlüğünü ilgilendirmesi ve bu sebeple kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olması dolayısıyla da yasal temsilcinin bu konuda rıza gösterme hakkının bulunmadığını savunur.40
Bir öteki grup, ayırt etme gücünden yoksun büyüklerdir. Bu konuda Tababet ve Şuabatı Sanatının İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinde şu hüküm yer almıştır:
“Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta … tahtı hacirde ise … vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (… vasisi olmadığı veya bulunmadığı yada üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlerden alakadarın şikayetine bağlı olmak şartıyle on liradan iki yüz liraya kadar hafif cezai nakdi alınır.”
Bu konudaki bir başka yargı, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesidir:
“Hasta … mahcur ise … vasisinden izin alınır. Hastanın, …vasisinin olmadığı yada hazır bulunamadığı yada hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz.”
gene aynı yönetmeliğin 26. Maddesi bu mevzuda
“Kanuni temsilcinin muvafakatinin gerektiği ve yeterli olduğu hallerde dahi, mümkün olduğu ölçüde … mahcur olan hastanın dinlenmesi suretiyle tıbbi müdahaleye iştiraki sağlanır.”
hükmünü koymuştur.
Bu aşamada vücut bütünlüğü hakkı, her ne kadar kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak ve tedaviye gösterilecek rıza da vücut bütünlüğüyle ilgili olsa da, tam ehliyetsiz fert tedavinin hayati önemini kavrayamayacak durumda ise, veli veya vasisinin bu mevzuda göstereceği rıza, yeterli olacaktır.41

b. Rızanın Müdahalede Bulunmaya Yetkili Kişilere Yöneltilmiş Olması
Rıza, tedavi sözleşmesinin taraflarından önde gelen hasta tarafınca, tedavi sözleşmesinin öteki tarafı olan hekime yöneltilmelidir.

C. İradeyi Sakatlayan sebeplerin Bulunmaması
İradenin sakatlanmış olmaması için sağlıklı olması şarttır. Bunun için iki temel unsur söz mevzusudur:
* İradeyi sakatlayan her hangi bir nedenin bulunmaması: Hastanın rızasını gösterirken, herhangi bir hataya düşmemiş olması, aldatılmamış olması ve tehdit edilmemiş olması gerekmektedir. Zira, hata, hile ve ikrah tüm hukuki işlemleri sakatladığı şeklinde, rıza gösterme işlemini de sakatlayacaktır.
* Rızanın hekimin yaptığı aydınlatmaya dayanması

ii. Rıza gösterildiğine Dair yapılan Açıklamanın mevzusu, vakitı ve Şekli

a. Rızanın mevzusu
Rızanın mevzusu, hekimin koyduğu teşhis sonucunda hastaya uygulamayı uygun bulmuş olduğu ve hastayı bu mevzuda bilgilendirdiği tedavinin şeklidir. Sadece Hasta Hakları Yönetmeliğinin 28. Maddesinin ikinci fıkrasında bu mevzuya bir şart koşulmuştur:
“Hukuka ve ahlaka aykırı olarak alınan rıza hükümsüzdür ve bu şekilde alınan rızaya dayanılarak müdahalede bulunulamaz.”
Hükümden de anlaşılacağı üzere, hastanın göstereceği rıza, hukuka, ahlaka ve adaba uygun olmalıdır.
B. Rızanın vakitı
Rıza, tedavinin başlangıcında var olmalı ve sonuna kadar varlığını sürdürmelidir. Tedavi başladıktan sonra gösterilen rıza geri alınabilir. Rızanın geri alınması ve bunun ne anlama geldiği, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin beşinci fıkrasında düzenlenmiştir:
“Rızanın geri alınması, hastanın tedaviyi reddetmesi anlamına gelir.”
sadece Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin son fıkrası, bu durumu bir şarta bağlamıştır:
“Rızanın müdahale başladıktan sonra geri alınması, ancak tıbbi yönden sakınca bulunmaması şartına bağlıdır.”

c. Rızanın Şekli
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 28. Maddesinin birinci fıkrası, rızanın şeklini hükme bağlamıştır:
“Mevzuatın öngördüğü istisnalar haricinde, rıza herhangi bir şekle bağlı değildir.”
Dolayısıyla rıza, açık yahut örtülü; yazılı veya sözlü olabilir. Sadece bazı durumlarda hastanın göstereceği rızanın yazılı olması beklenmiştir. Zira 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatının İcrasına Dair Kanunun 70. Maddesinde,
“Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır.”
hükmü yer almakta ve söz konusu yönetmelikteki maddeye istisna teşkil etmektedir. Bu konuya bir başka örnek, çağdaş Kanunun 23. Maddesinin üçüncü fıkrası olacaktır.
“Yazılı rıza üzerine insan kökenli biyolojik maddelerin alınması, aşılanması ve nakli mümkündür. Ancak, biyolojik madde verme borcu altına girmiş olandan edimini yerine getirmesi istenemez; maddî ve manevî tazminat isteminde bulunulamaz.”
Kanunkoyucu burada ferdin yazılı rızasını aramaktadır.

Iii. Rızanın Özel Hükümlere Bağlandığı Durumlar
Hasta Hakları yönetmeliği, şu dört durumu özel hükümlere bağlamıştır:
- Organ ve Doku Alınması
- Aile Planlaması Hizmeti ve Gebeliğin Sona Erdirilmesi
- Tıbbi Araştırmalar
- İlaç ve Terkiplerin Araştırma Amacıyla Kullanılması

a. Organ ve Doku alınmasıOrgan ve doku alınmasında rıza konusuna yönetmeliğin 29. Maddesinde yer verilmiştir:
“18 yaşından ufak ve mümeyyiz olmayanlardan organ ve doku alınamaz. Bu şartları tamam olanlardan teşhis, tedavi ve bilimsel amaçlar ile organ veya doku alınması, 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun'un 6 ncı maddesinde öngörülen yazılı şekil şartına tabidir. Ölüden organ ve doku alınma şartı ve cesetlerin bilimsel araştırma için muhafazası hususunda 2238 sayılı Kanun'un 14 üncü maddesi hükümleri saklıdır.”4243
Maddeden de anlaşılacağı üzere yönetmelik bu mevzuda yazılılık şartı aramaktadır.

B. Aile Planlaması Hizmeti ve Gebeliğin Sona Erdirilmesi
Bu mevzu, yönetmeliğin 30. Maddesinde düzenlenmiştir:
“İlgilinin rızası mevcut olsun veya olmasın, Bakanlık tarafınca tespit edilmiş olanlar dışındaki ilaç ve araçlar aile planlaması hizmetlerinde kullanılamaz.
Gebeliğin sona erdirilmesi, 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile öngörülen şartlara tabidir.
Sterilizasyon ve gebeliğin sona erdirilmesi hallerinde, hastanın rızası ile evli ise eşinin de rızası gereklidir.”
Maddeden de anlaşılacağı üzere, sağlık Bakanlığı tarafından tespit edilmiş aile planlaması araç ve ilaçları dışındaki araç ve ilaçların kullanılması konusunda tedavi sözleşmesinin tarafı olan hastanın rızasının olup olmadığı önemsenmemiştir.
Ayrıca, gebeliğin sonlandırılması mevzusunda, hastanın evli olması durumunda eşinin de rızası aranmaktadır.

C. Tıbbi Araştırmalar
Tıbbi araştırmalar konusundaki rıza, yönetmeliğin 32., 33., 34. Ve 35. Maddelerinde düzenlenmiştir:
“Hiç kimse; Bakanlığın izni ve kendi rızası bulunmaksızın, deneyim, araştırma veya eğitim amaçlı hiçbir tıbbi müdahale mevzusu yapılamaz.
Tıbbi araştırmalardan beklenen tıbbi yarar ve toplum menfaati, üzerinde araştırma yapılmasına rıza gösteren gönüllünün hayatından ve vücut bütünlüğünün korunmasından üstün tutulamaz.
Tıbbi araştırmalar, bir tek, mevzuata nazaran araştırmada bulunmayan yetkili ve yeterli tıbbi informasyon ve tecrübeyi haiz olan personel tarafından, mevzuat ile belirlenmiş bulunan yerlerde yürütülür.
Gönüllünün tıbbi araştırmaya rıza göstermiş olması, bu araştırmada vazife alan personelin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.”
Yönetmeliğin 32. Maddesinde anlaşılacağı üzere, tıbbi araştırma konusunda ilgili ferdin rızası yetmemekte, ayrıca bakanlığın izni aranmaktadır. Ek olarak tedavi sözleşmesinin aksine, rıza ilgi personelin sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.
“Araştırmalarda, gönüllünün sağlığına ve diğer kişilik haklarına zarar verilmemesi için gereken tüm tedbirler alınır. Araştırmanın gönüllüye vereceği muhtemel zararlar önceden tespit edilemediği takdirde; gönüllü, rızası bulunsa dahi, araştırma konusu yapılamaz.
Gönüllü; araştırmanın maksadı, usulü, muhtemel faydaları ve zararları ve araştırmaya iştirak etmekten vazgeçebileceği ve araştırmanın her safhasında başlangıçta verdiği rızayı geri alabileceği hususlarında, önceden yeterince bilgilendirilir.”
Bu maddeyle ilgili kişilere, gönüllünün rıza göstermesinin şartı olan bilgilendirme yükümlülüğü getirilmiştir.
“Tıbbi araştırma hakkında yeterince bilgilendirilmiş olan gönüllünün rızasının maddi veya tinsel aslabir baskı altında olmaksızın, tamamen özgür iradesine dayanılarak alınmasına azami ihtimam gösterilir.
Tıbbi araştırmalarda rıza yazılı şekil şartına tabidir.”
Yönetmeliğin 34. Maddesinde rıza, şekil şartına bağlanmıştır. Rızada yazılılık şartı aranmaktadır.
“Reşit ve mümeyyiz olmayanlara, kendilerine faydası olmadan, sırf tıbbi araştırma amacı güden tıbbi müdahaleler aslabir surette tatbik edilemez. Faydaları bulunması şartı ile reşit ve mümeyyiz olmayanlar üzerinde tıbbi araştırma yapılması, velilerinin veya vasilerinin rızasına bağlıdır.
Kanuni temsilci tarafınca muvafakat verilmeyen hallerde, 24 üncü maddenin ikinci fıkrası hükmü uygulanır.”
Tıbbi araştırma da her ne kadar vücut bütünlüğünü ilgilendirse ve vücut bütünlüğü hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olsa da, söz konusu maddeden de anlaşılacağı üzere, rızanın, kısıtlının velisi veya vasisi tarafınca verilmesi şarttır. Burada verilecek rıza da naturel olarak 24. Maddede öngörülmüş olan yazılı olmalıdır.

D. İlaç ve Terkiplerin Araştırma Amacıyla Kullanılması
Bu mevzu, Hasta Hakları Yönetmeliğinin 37. Maddesinde şu hükümlerle ele alınmıştır:
“Özel mevzuatına bakılırsa izin yada ruhsat alınmış olsa dahi, sırf tıbbi araştırma amacı ile hasta üzerinde kendi rızası ve Bakanlığın izni bulunmaksızın aslabir ilaç ve terkip kullanılamaz.
İlaç ve terkiplerin tıbbi araştırmada kullanımı, 29/11/1993 tarihli ve 21480 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan İlaç Araştırmaları Hakkında Yönetmelik hükümlerine tabidir.”
İlaç ve terkiplerin araştırılma amacıyla kullanılması mevzusunda da hastanın rızası yeterli bulunmamış, bunun yanı sıra sağlık Bakanlığı’nın da izni aranmıştır.

Iv. Rızanın Bulunmadığı Durumlar

a. Varsayılan Rıza
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. Maddesinin 3. Fıkrasına nazaran,
“Kanuni temsilciden yada mahkemeden izin alınması zaman gerektirecek ve hastaya derhal müdahale edilmediği takdirde yaşamı veya hayati organlarından birisi tehdit altına girecek ise, izin şartı aranmaz.”
Varsayılan rızadan söz edilebilmesi için ilk şart, müdahaleden önce hastanın rızasının alınamayacak olmasıdır.
Tıbbi müdahalede zorunluluk var ise, hastanın sağlığı daha ön planda olduğundan hastanın kendisinde olmaması gibi nedenlerle rıza alamasa dahi müdahalede bulunacaktır. Acil durumlarda doktor, hastanın rızası olmadan tıbbi müdahalede bulanabildiği şeklinde, hastayı aydınlatma yükümlülüğü de daralmaktadır. Bu durumda hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmemesi sebebiyle hastanın zarara uğradığı dürüstlük kuralına aykırı olarak ileri sürülemeyecektir. 44
Rıza varsayılırken, uygar Kanunun 24. Maddesinin ikinci fıkrası önem taşımaktadır. Buna nazaran,
“Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün özellikte özel yada kamusal yarar yahut kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
Bu fıkradan da çıkarılacağı üzere, hekimin, hastanın rızasının varlığını kabul etmesi için, bireyin üstün özellikte şahsi bir menfaati bulunmalıdır. Bu mevzuda tabip, hastayı önceden tanımadığı için somut olarak hastasına göre değil, soyut olarak informasyon ve tecrübelerine dayanacaktır. Doğrusu, hekimin rızayı varsayarken alacağı ölçüt, rızası alınamayan hasta değil; makul ve averaj bir hasta olacaktır.45
tabip, dirimsel derecede örutubet taşıyan konularda, hastanın bilinci yerinde olması halinde söz mevzusu müdahaleye rıza gösterip göstermeyeceğini önemsememelidir.46 Bu konuda bir örnek vermek yerinde olacaktır. İntihar etmiş ve bir şekilde ölmeden hastaneye ulaştırılmış bilinci kapalı veya baygın bir hastanın söz konusu müdahaleye rıza göstermeyeceği açıktır; sadece bu konuda hekimin müdahale etmemesi düşünülemez. Burada hastanın üstün nitelikte özel yararının olduğundan bahsedilebilir. Zira, tabip müdahale etmediği takdirde, hasta yaşamını yitirecektir. Ayrıca hekim, hastanın intihar etmiş olması dolayısıyla rızasının bulunmadığını düşünüp müdahale etmezse, cezai sorumluluğu47 doğacaktır.
Varsayılan rıza konusunda bir Yargıtay kararı örneği vermek gerekirse, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 1970/10853, K. 1971/2096 sayılı kararından bir kısmı sunmak yerinde olacaktır:
“...Davacının böbreğindeki taşı almak için meydana getirilen ameliyata böbreğin arz ettiği iltihabi durum karsısında tasın alınmasının davacının sağlığını tehlikeye koyacağına, böbreğinin alınmasının tıbbi bir fakirlik olduğuna, düzgüsel ve gerekli olanın yapılmış olduğuna, yaranın kapatılıp izin istihsali ile ikinci bir ameliyata geçilmesinin sağlık bakımından sakıncalı görüldüğüne gore doktorun görevli olmadığına ve oluşturulan manevi tazminat talebinin reddine...”

b. Rızanın Aranmadığı Durumlar
Rızanın aranmadığı durumlar, çok istisnai olup, kamu sağlığının korunmasına ilişkin ve ceza hukuku sisteminden kaynaklanan müdahaleler söz mevzusu olduğunda doktor, hastanın rızası olmasa da müdahalede bulunulabilecektir.
Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 57. Maddesinde kamu sağlığını hangi rahatsızlıkların tehlikeye attığı ele alınmıştır:
“Kolera, veba (Bübon yada zatürree şekli), lekeli humma, karahumma (hummayi tiroidi) sürekli surette basil çıkaran mikrop hamilleri dahi - paratifoit humması yada her nevi besin maddeleri tesemmümatı, çiçek, difteri (Kuşpalazı) - bütün tevkiatı dahi sari beyin humması (İltihabı sahayai dimağii şevkii müstevli), uyku hastalığı (İltihabı dimağii sari), dizanteri (Basilli ve amipli), lohusa humması (Hummai nifası) ruam, kızıl, şarbon, felci tıfli (İltihabı nuhai kuddamii sincabii haddı tifli), kızamık, cüzam (Miskin), hummai racia ve malta humması hastalıklarından biri zuhur eder veya bu tarz şeylerin birinden şüphe edilir veyahut bu hastalıklardan ve fiyat vuku bulur veya mevtin bu hastalıklardan biri sebebiyle husule geldiğinden şüphe olunursa aşağıdaki maddelerde zikredilen kimseler vak'ayı haber vermeğe mecburdurlar. Kudurmuş veya kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırılmaları, kuduza müptela hastaların veya kuduzdan ölenlerin suç duyurusuı da mecburidir.”
ayrıca yine aynı kanunun 67. Maddesinde hekime bu mevzuda bir yetki verilmektedir:
“57 nci maddede zikrolunan sari ve salgın hastalıklar vakaları hakkında tetkikat icra eden hekim bu tetkikatı kolaylaştırmak üzere hastanın yanına girmeğe ve hastayı ve icabına gore evin sair sakinlerini muayeneye ve hastalığın sureti zuhur ve seyrine dair açıklama ve malumat talebine salahiyettardır. Bu hususta mümaneatı görülenler bu kanunda zikredilen ahkamı mahsusa mucibince cezalandırılır.”
Söz konusu kanunun 72., 73 ve 74. Maddelerinde böyle bir durumun ortaya çıkması halinde alınacak diğer önlemler yer almaktadır:
“57 nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği yada zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur:
*1 - Hasta olanların yada hasta olduğundan şüphe edilenlerin ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenlerin fennen icap eden müddet zarfında ve esenlik memurlarınca hanelerinde veya sıhhi ve fenni şartları haiz mahallerde soyutlama ve müşahede altına vaz'ı.
2 - Hastalara yada hastalığa maruz bulunanlara serum veya aşı uygulamaı.
3 - Eşözgü, eşya, elbise, çamaşır ve binaların ve fennen intana maruz olduğu tebeyyün eden sair bilcümle mevaddın fenni tathiri.
4 - Hastalık neşreden haşarat ve hayvanatın itlafı.
5 - Memleket dahilinde seyahat eden eşözgüın icap eden mahallerde muayenesi ve eşyalarının tathiri.
6 - Hastalığın sirayet ve intişarına sebebiyet veren gıda maddelerinin sarf ve istihlakinin men'i.
7 - Dahilinde sari ve salgın hastalıklardan biri zuhur eden umumi mahallerin çekince zail oluncaya kadar set ve tahliyesi.”
“Kolera ve veba ve ruam musaplarından gayrı hastaların evlerinde tecrit edilmelerine müsaade olunur. Sadece alakadar sıhhi memurlar tarafınca bu tecridin etkili olmasını temin edecek şartların mevcudiyeti kabul edilmiş olmalıdır. Bu takdirde hastaların evlerine bir alameti mahsusa vazedilerek hariçle olan ihtilat menedilir. Kolera, veba, ruam musaplariyle bulunduğu mahallerde* tecridi mümkün ve kafi görülmiyen sair hastalık musapları ve kolera ve vebayı neşir ve sirayet ettirmeleri olası olanlar icap ederse cebri tecride tabi olurlar. Cebri soyutlama, hastaların veya bu maddede zikredilen şüphelilerin Hükümetçe tayin edilecek mahallerde, her türlü ihtilattan memnu olarak ve zabıta murakabesi altında bulundurulmalarıdır.”
“Hastaların tecrit ve tedavisine mahsus nitelik ve şartları haiz hususi yerleri olmayan mektep, fabrika ve imalathanelerle mütaaddit kimselerin bir arada bulunmuş olduğu umumi her nevi kurum ve mebanide sari hastalıklara musap kimselerin alıkonulması memnudur.”
ayrıca yasada çeşitli hastalıklara ayrıca önem verilmiş ve özel hükümler konmuştur.48
Bu mevzuda başka yasa, yönetmelik veya tüzüklerde de çeşitli hükümlere rastlamak mümkündür. Örneğin, Sıtmanın İmhası Hakkında Kanunun 7. Maddesine gore,
“herkes, teşkilat tarafından mahallinde yapılacak umumi veya kısmi muayenelere icabet etmeye ve hastalığın teşhisi veya kütlenin sıtma paraziti endeksinin tayini maksadiyle yapılacak bakteriyolojik muayeneler için her talep vukuunda kan alınmasına ve ilaçların tatbikına müsaade etmeye mecburdur.


"Hekimin Aydınlatma Ve Hastanın Rızasını Alma Yükümlülüğü" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Tuğçe Oral'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
10.01.2017 13:06
Alıntı ile Cevapla